5 Ekim 2026 Pazartesi

Çocuk gelişimi ve eğitim uzmanı Ergün: Çocukların eline fazla güç verdik

GÜNDEM 10
Yayınlama: 05 Ekim 2026 Pazartesi 12:16 | Güncellendi: 05.10.2026 10:30 | Kaynak: Kıbrıs Gazetesi | Editör: Kktc Medya
Çocuk gelişimi ve eğitim uzmanı Emine Ergün, çocuklara sınır koymanın önemini Genel Müdürümüz Pınar Savun’a anlatarak sınırsız özgürlüğün çocuklar üzerindeki etkisine dikkat çekti.
Çocuk gelişimi ve eğitim uzmanı Ergün: Çocukların eline fazla güç verdik

Çocuk gelişimi ve eğitim uzmanı Emine Ergün, çocuklara sınır koymanın önemini Genel Müdürümüz Pınar Savun’a anlatarak sınırsız özgürlüğün çocuklar üzerindeki etkisine dikkat çekti.

“Sınırsız özgürlük en büyük kötülük”… Ankara’da, Emine Ergün’ün kendi adını taşıyan Çocuk Gelişim Merkezinde gerçekleştirdiğimiz söyleşide modern ebeveynliğin açmazlarını, çocuklara sınır koymayı, ekran maruziyetini ve anne babaların giderek büyüyen “Çocuğumu travmatize eder miyim?” korkusunu konuştuk. Ergün, “Bir çocuğa sınırsız özgürlük vermek, ona yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Çocukların eline o kadar fazla güç verdik ki bu gücü kontrolsüz kullanıyorlar.” dedi.

“Bağırmak ve ceza vermek otorite değildir”… “Bağırmak otorite değildir, ceza vermek otorite değildir” diyen Emine Ergün, sağlıklı ebeveynliğin temelini sevgi, şefkat, güven ve tutarlılığın oluşturduğunu vurguladı. Ergün, anne babalara da önemli bir mesaj verdi: “Hatasız anne baba olmaya çalışmak zaten en büyük hata. Hatanızı fark edip düzeltmek için çaba gösteriyorsanız yeterince iyi bir anne babasınız.”

Pınar SAVUN- ANKARA

Çocuk yetiştirmek hiçbir dönemde kolay değildi. Ancak bugünün anne babalarının işi belki de geçmiş kuşaklardan daha karmaşık. Çünkü artık yalnızca çocuğun ihtiyaçlarıyla değil; sosyal medyadan yayılan yüzlerce ebeveynlik tavsiyesiyle, “mükemmel anne-baba” olma baskısıyla, ekranlarla ve belki de en önemlisi çocukta travma yaratma korkusuyla karşı karşıyalar.

Çocuğa “hayır” demek yanlış mı? Sınır koymak onu baskılamak anlamına mı geliyor? Çocuğun hiç üzülmemesi, hiç hayal kırıklığı yaşamaması gerçekten iyi ebeveynliğin göstergesi mi? Telefon ve tabletle büyüyen çocukları hangi riskler bekliyor? Peki, anne babalar çocukları için her şeyden vazgeçerken, farkında olmadan hem kendilerine hem de çocuklarına başka bir yük mü yaratıyor?

Bu soruların peşinden Ankara’da Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Uzmanı  Emine Ergün’ün Çocuk Gelişimi Merkezinin kapısını çaldım.

Ergün’le sohbetimizde çocukların neden sınırlara ihtiyaç duyduğundan anne-baba otoritesine, ekran maruziyetinden okul yaşamına, öğretmen-veli ilişkisinden boşanma sürecinde çocukların korunmasına kadar geniş bir yelpazede konuştuk.

Sohbet ilerledikçe aynı noktaya tekrar tekrar döndük: Çocuğu sevmek, ona sınırsız bir dünya sunmak anlamına gelmiyor.

Emine Ergün, günümüz ebeveynlerinin en büyük yanılgılarından birinin, sınır koymayı sevgisizlik ya da çocuğu travmatize edecek bir davranış olarak görmek olduğunu söylüyor. Ona göre çocukların sevgiye ve şefkate olduğu kadar sınıra, tutarlılığa ve güvenebilecekleri bir anne-baba otoritesine de ihtiyaçları var.

Ve belki de söyleşimizin anne babaları en fazla rahatlatacak cümlesi şu:

“Hatasız anne baba olmaya çalışmak zaten en büyük hata.”

İşte Ankara’da Emine Ergün’le çocukları, anne babaları ve değişen ebeveynlik anlayışını konuştuğumuz söyleşimiz…

Pınar Savun: Kitabınızda “Çocuklar sınırsız sever” diyorsunuz. Peki, çocuklar gerçekten neden sınıra ihtiyaç duyar?

Emine Ergün: Aslında yalnızca çocukların değil, bütün canlıların sınırlara ihtiyacı var. Evimizde bir kedi ya da kuş beslediğimizde bile onun yaşamında belli sınırlar oluşturuyoruz. Çocuklar gibi yetişkinlerin de sınırlara ihtiyacı var. Çünkü sınırlar, uyum göstermemizi sağlar. Bu da toplumsal hayata adapte olabilmek açısından son derece önemlidir.

 

Pınar Savun: Peki, sınır çizmekle fazla otoriter olmak arasındaki o ince çizgiyi nasıl ayarlamak gerekiyor?

Emine Ergün: Otoriter olmak dediğimizde, bizim kuşağın ebeveynlik konusundaki referans noktası genellikle kendi anne babaları oluyor. Bizim anne babalarımız oldukça otoriterdi. Hatta bazen o kadar otoriterlerdi ki onların yanında konuşmakta bile zorlanırdık. Bu nedenle otoriteyi baskıyla eş değer görmeye başladık.

Oysa otorite, en başta çocuğun anne ve babasını ciddiye almasıdır. Çocuk, anne babasının istemediği bir şeyi defalarca ve bilerek yapıyorsa o ilişkide bozulmuş birtakım dinamikler var demektir. Önce bunları düzeltmek gerekir. Bağırmak otorite değildir. Ceza vermek otorite değildir. Çocuğu bir şeylerden mahrum bırakmak da otorite değildir. Otorite; çocuğun gözünde ciddi ve tutarlı olabilmek, “evet”i “hayır”a, “hayır”ı “evet”e sürekli çevirmemek, çocuğun ihtiyacıyla isteğini doğru ayırt edebilmektir. Bunları yaptığınızda çocuk zaten sizi ciddiye alır. Kendi çocukluğumuzu düşünelim. Aşırı otoriter, baskıcı ve ceza veren ebeveyne karşı öfke duyabilirdik. Ama bizi seven, bize şefkat gösteren ebeveyni üzmemek için elimizden geleni yapardık. Dolayısıyla otoritenin içinde baskı ve zorbalık değil; şefkat, sevgi ve güven olmalı. Ama çocuk, anne babasının otoritesini gördüğünde nerede frene basacağını da bilmeli.

 

Pınar Savun: Bunun için “Artık geç kaldık” denilebilecek bir yaş var mı? Örneğin çocuk ilkokulu, ortaokulu bitirmiş, liseye gelmişse bu ilişki yine de dönüştürülebilir mi?

Emine Ergün: Dönüştürme şansımız her zaman var. Ancak neyi, ne kadar dönüştürebileceğimiz çocuğun yaşına göre değişiyor. Okul öncesi dönemde müdahale ettiğimizde sorunları çok daha kolay çözebiliyoruz. İlkokul döneminde biraz daha zorlanıyoruz. Ergenlik dönemine geldiğimizde ise işimiz maalesef çok daha zor. Çünkü ergenliğin kendi içindeki iniş çıkışlarına bir de aile içindeki ilişkiyi yeniden düzenleme süreci eklendiğinde çocuklar çok yüksek reaksiyonlar gösterebiliyor. Bu nedenle erken farkındalık, erken yardım ve davranışları erken dönemde düzenlemek çok önemli.

 

Pınar Savun: Bir ebeveyn “hayır” dedikten sonra çocuğunun ağlamasına dayanamayıp kararından vazgeçtiğinde çocuk ne öğreniyor?

Emine Ergün: Çocuk şunu öğreniyor: “Yeterince zorlar, yeterince baskı uygularsam annem ya da babam kararını değiştirebilir.” Sonra da her seferinde dozu biraz daha artırıyor. Çünkü çocuk kendi dünyasında şöyle düşünüyor: “Dün kabul ettin, bugün neden etmiyorsun? Dün evet demiştin, bugün neden hayır diyorsun?” Çocuğun mantığında bu son derece tutarlı. Örneğin dün üç dondurma yemesine izin verdiniz, bugün “Bir tane yiyebilirsin” diyorsunuz. Çocuk da “O zaman dün neden izin verdin?” diye soruyor. Aslında kendi açısından son derece haklı.

 

Pınar Savun: Bu, ebeveyn açısından da oldukça zor. Hayatın akışı içerisinde sürekli kendi davranışını kontrol etmek zorunda. Sizce insanlar çocuk sahibi olmadan önce bir eğitimden, hatta belki bir terapi sürecinden geçmeli mi?

Emine Ergün: Keşke anne baba olmadan önce gidilebilecek bir “anne baba okulu” olsa. Eşler orada çocuk nasıl büyütülür, gelişimsel dönemler nelerdir, çocuğun zorlayıcı dönemleri hangileridir, çocukla nasıl iletişim kurulur ve sınırlar nasıl belirlenir, bunları öğrense. O zaman işimiz çok daha kolay olurdu. Çünkü biz çoğunlukla anne babaların yaptığı hataları sonradan düzeltmeye çalışıyoruz. Hatalı öğrenilmiş bir şeyi düzeltmek, en başta doğrusunu öğretmekten çok daha zor. Tehlike çanları çaldıktan sonra anne babanın çok emek vermesi gerekiyor. Maddi, manevi ve zamansal anlamda ciddi bir emekten söz ediyorum. Anne babalar bazen “Bir uzmana gideriz, bizimle konuşur, çocuğumuzu değerlendirir, ne yapacağımızı söyler ve sorun çözülür” diye düşünüyor. Ama uzmanın söylediklerini evde uygulamazsanız sonuç alamazsınız. Aynı şey çocukların terapileri ve özel eğitim süreçleri için de geçerli. Çocuğu terapiye götürmek turistik bir gezi gibi kalıyorsa işe yaramaz. Terapistin söylediklerini evde uygular, çocukla bağınızı güçlendirir ve iletişiminizi düzenlerseniz terapinin faydasını çok daha fazla görürsünüz. Çünkü bu işin bel kemiği evdir.

 

Pınar Savun: Son yıllarda ebeveynlerde çocuklarını “travmatize etme” korkusu görüyoruz. Her hayal kırıklığı çocukta travma yaratır mı?

Emine Ergün: Kesinlikle hayır. Bu travmatize etme korkusunun yaygınlaşmasında sosyal medyanın ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum. “Çocuğuna öyle bakma, böyle söyleme, sesini yükseltme…” Anne babalar artık ne söyleyeceklerini, çocuklarına nasıl davranacaklarını şaşırdılar. Bu durum çocukları fazlasıyla güçlendirdi ve çocuk merkezli aileler ortaya çıkmaya başladı. Çocuk, “Sen bana karışamazsın, ben özgürüm, kendi kararlarımı verebilirim” diyebiliyor. Anne baba da “Çocuğum travma yaşar mı?” korkusuyla buna karşı duramıyor.

Oysa bir çocuğun travma yaşayabilmesi için ruh ya da beden sağlığında ciddi bir örselenme olması gerekir. Anne ya da babadan birinin vefatı, istismar, ciddi bir trafik kazası veya büyük bir depremde enkaz altında kalmak gibi olaylardan söz ediyoruz. Çocuğa oyuncak almamak, akşam yemeğini yemek istemediğinde “Yemeyeceksen sofradan kalkabilirsin” demek ya da “Artık uyku saatin geldi, yatman gerekiyor” demek travma yaratmaz.

 

Pınar Savun: O hâlde bir çocuğun özgürlüğü nerede başlar, nerede biter?

Emine Ergün: Bir çocuğun özgürlüğü, çevresindeki diğer insanların özgürlüğüne değdiği yerde biter. Çünkü çocuk tek başına yaşamıyor; toplumsal hayatın içerisinde başka insanlar da var. Bir çocuğa sınırsız özgürlük vermek, ona yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Ben hep şunu söylüyorum: Çocukların eline o kadar fazla güç verdik ki çocuklar bu gücü kontrolsüz kullanıyor. Çünkü henüz bu gücü doğru kullanabilecek yeterlilikte değiller; onlar çocuk. Kontrol ve güç anne babada olmalı. Çocuk birey midir? Evet. Değerli midir? Evet. Tercihleri var mıdır? Elbette. Karar verebilir mi? Evet, ama yaşına ve gelişimine uygun konularda. Her şeyi çocuğa bırakmak çocuğa ciddi zarar verir. “Çocuğuma zarar vermeyeyim, onu çok iyi büyüteyim, travma yaratmayayım” endişesiyle sınırsız ve tamamen özgür büyütülen çocuklar daha sonra toplum içerisinde zorlanabiliyor. Akran ilişkilerinde problem yaşayabiliyor, akademik başarıları düşebiliyor, okulda öğretmeniyle sorun yaşayabiliyor. Çünkü “Ben önemliyim, ben ne istersem onu yaparım, bana kimse karışamaz” algısıyla büyüyor.

 

Pınar Savun: Öğretmenler de bu anlayış nedeniyle veliler tarafından zorlanıyor mu?

Emine Ergün: Kesinlikle. Öğretmenler artık öğretmenliklerini yapmakta zorlanıyor. Türkiye’de CİMER gibi bir sistem var. Öğretmenin bir bakışı, duruşu ya da söylediği bir söz nedeniyle hemen şikâyet edilebildiği durumlarla karşılaşıyoruz. Bizim zamanımızda öğretmen çok daha farklı bir figürdü. Öğretmenlik son derece güvenilir ve saygın bir meslekti. Bugün bazı anne babalar öğretmenin işine, konuyu nasıl işleyeceğine, ne kadar ödev vereceğine, çocuklarla nasıl konuşacağına, hatta sınıftaki sorunları nasıl çözeceğine kadar müdahil olabiliyor. Öğretmenlerin hareket alanının çok daraldığını düşünüyorum. Hatta okullardaki zorbalığın temel sebeplerinden birinin de bazı veli tutumları olduğunu düşünüyorum. Çünkü o çocukları bu veliler büyütüyor. Veli öğretmene karşı zorbalık yapıyorsa çocuk da bunu normal bir iletişim biçimi olarak öğrenebiliyor. “Annem babam öğretmenimin üzerine yürüyebiliyorsa ben de sınıftaki arkadaşımın üzerine yürüyebilirim.” diye düşünüyor. Bu davranış çocuğun normali hâline geliyor.

 

Pınar Savun: “Çocuk hiç üzülmesin, zorlanmasın, başarısız olmasın” diye sürekli önünü açmak onun psikolojik dayanıklılığını nasıl etkiliyor?

Emine Ergün: Çocuğu kırılgan hâle getiriyor. Çünkü hayatta olumlu duygular olduğu kadar olumsuz duygular da var. Bir çocuğu sürekli “Üzülmesin, ağlamasın, zorlanmasın” diyerek büyütürseniz ilk ciddi zorlukta, ilk büyük üzüntüde ya da ilk hayal kırıklığında ne yapacağını bilemez. Çünkü bununla ilgili zihninde bir deneyim yoktur. O zamana kadar hep iyi duygular yaşamış; hiç kaybetmemiş, oyunda yenilmemiş, istediği bir şey için beklememiş, sabretmemiş, hayal kırıklığına uğramamıştır. Böyle bir çocuk için gerçek hayat çok zor olur. Sonradan toparlanması da çok daha güçtür.

 

Pınar Savun: Çocuk büyütürken kendi çocukluğumuz ne kadar devreye giriyor? Bazen kendi yaşayamadıklarımızı çocuklarımıza yaşatmaya çalışırken aşırıya kaçıyor olabilir miyiz?

Emine Ergün: Çoğumuz bunu yaşıyoruz. Ancak son dönemde, yine sosyal medyanın da etkisiyle, bizim anne babalarımıza yönelik ciddi bir karalama olduğunu düşünüyorum. Sanki anne babalarımız sürekli hata yapmış, hayattaki bütün başarısızlıklarımızın sebebi onlarmış gibi bir anlayış oluştu. Günümüz ebeveynleri “Annem babam gibi bir ebeveyn olmayacağım” diyerek yola çıkıyor ama bazen daha büyük hatalar yapabiliyor.

 

Pınar Savun: Bir yetişkinin kendi hayatının sorumluluğunu almaması ve her şeyi ebeveynlerine yüklemesi de doğru değil sanırım.

Emine Ergün: Kesinlikle. Bizim anne babalarımızın hataları vardı ama doğruları da vardı. Şu anda bizim de hatalarımız var, doğrularımız da var. Üstelik geçmişte bilgiye ulaşmak bugünkü kadar kolay değildi. İnsanların farkındalıkları daha düşüktü. Biz bugün bu kadar bilgiye ve farkındalığa rağmen hata yapabiliyoruz.

Bu nedenle “Klasik ebeveynlik çok kötü, modern ebeveynlik harika” anlayışını kabul etmiyorum. Benim savunduğum ebeveynlik modelinde klasik ebeveynlikten de modern ebeveynlikten de alacağımız şeyler var. Bunları harmanlayıp kendi sağlıklı sistemimizi oluşturmalıyız. Çünkü bugün modern ebeveynlik olarak sunulan bazı yaklaşımların içerisinde de ciddi yanlışlar var. Sistem giderek çocuk merkezli bir yapıya dönüşebiliyor. Örneğin çocuğun memeden ne zaman kesileceği kararını tamamen çocuğa bırakan yaklaşımlar var. Anne, “Bedenim çocuğuma ait, ne zaman isterse o zaman bırakır” diyebiliyor. Beş yaşında bırakmak isterse beş yaşında bırakabileceği söyleniyor. Bana göre bu doğru bir sistem değil.

 

Pınar Savun: Yeni eğitim döneminin başladığı bugünlerde okula uyum sağlayamayan çocuklara aileler nasıl yaklaşmalı?

Emine Ergün: Bir çocuk okula uyum sağlayamıyorsa bunun farklı sebepleri olabilir. Çocuğa ait sebepler olabilir, anne babaya ait sebepler olabilir ya da yanlış okul seçildiyse okulla ilgili sebepler olabilir. Eğer anne baba ve çocuk okul dönemine kadar hiç ayrılmamışsa, sürekli birlikte olmuşlarsa, bağlanma süreci aşırı bağımlılığa dönüşmüşse çocuk okula uyum sağlamakta zorlanabilir. Bu nedenle okuldan önce çocuğun sağlıklı biçimde ayrışmasını önemsiyoruz. Oyun grupları, oyun evleri veya çeşitli atölyelerle çocuk ayrılmayı deneyimlemeli. Çoğu zaman çocuklar bu ayrışmaya hazır oluyor ama özellikle anneler bunu yapmakta zorlanıyor. Çünkü bunu ilgisizlik ya da ihmal olarak görebiliyorlar. Anne çocukla 7/24 oyun oynuyor. Çocuk dört-beş yaşına geldiğinde anne artık oyun oynamaktan tükenmiş hâle geliyor. “Biraz kendin oyna, odanda boyama yapabilirsin, benim şu anda işim var” diyebilmek gerekiyor. Çocuğun tek başına oyun oynaması, biraz sıkılması ya da odasında kendi başına bir etkinlik yapması onu ihmal etmek değildir. Tam tersine çocuğa alan açmak ve bağımsızlaşmasına yardımcı olmaktır. Bizim toplumumuzdaki anne modeli çoğunlukla şöyle: Çocuk uyuduğunda anne işlerini yapıyor, çocuk uyandığında yeniden onunla ilgileniyor. Peki; bu anne ne zaman dinlenecek, ne zaman oturacak, ne zaman kahvesini içecek? Anne sürekli çalışıyor ve sürekli çocukla ilgileniyor. Başlangıçta bu “mükemmel annelik” gibi hissettirebiliyor ama bir süre sonra anne tükeniyor. Pili biten annede öfke, kırılganlık ve saldırganlık başlayabiliyor. Sonra da “Ben nerede hata yaptım? Hep onunla oynadım, hep onun dediğini yaptım, işimi bıraktım, arkadaşlarımla görüşmedim, sosyal hayatımı bitirdim; nasıl bu noktaya geldik?” diyor.

 

Pınar Savun: Annenin kendinden tamamen vazgeçmesi çocuk açısından da çok büyük bir yük değil mi?

Emine Ergün: Kesinlikle. O yüzden biz “Saçını süpürge eden anne” istemiyoruz. Gerektiğinde saçını boyasın, fönünü çektirsin, toplasın ama süpürge etmesin!

 

Pınar Savun: Her hareketli çocuğa “hiperaktif”, içine kapanık çocuğa “utangaç”, her itiraz eden çocuğa “inatçı” deniliyor. Bu etiketler çocuk üzerinde nasıl bir iz bırakıyor?

Emine Ergün: Bu etiketler doğru değil. Bir çocuğa hiperaktivite gibi bir tanı koyabilmek için bazı belirtilerin belirli ölçütleri karşılaması gerekir. Aynı şekilde bir çocuğun çekingenliği veya içine kapanıklığı da belirli belirtiler üzerinden değerlendirilmelidir. Bazen çocuk yalnızca hareketlidir ama aynı zamanda sınırsız büyütülmüştür. Sınır problemi olan hareketli bir çocuk, hiperaktifmiş gibi algılanabilir. Biz sınır sorununu çözdüğümüzde bazen hiperaktivite gibi görünen tablonun da ortadan kalktığını görebiliyoruz.

Pınar Savun: Tablet ve telefonların çocukların dil, dikkat ve sosyal gelişimi üzerindeki etkileri neler? Ekranı tamamen yasaklamak mı, sınırlandırmak mı gerekiyor?

Emine Ergün: Bizim temel kuralımız şu: Üç yaşa kadar ekran yok. Üç yaşından sonra ise kontrollü şekilde ekran olabilir. Burada hem süre hem de içerik kontrolü gerekiyor. Sıfır-üç yaş döneminde yoğun ekrana maruz kalan çocuklarda sosyal iletişim, dil ve dikkat becerilerinde sorunlar görebiliyoruz. Bazen otizm spektrumunu düşündüren belirtilerle bile karşılaşabiliyoruz. Çocuk ismine tepki vermiyor, göz teması kurmuyor, komut almıyor. Bu çocukların hayatından ekranı çıkardığınızda bazıları adeta uykudan uyanmış gibi çevresini fark etmeye başlayabiliyor. Gecikmiş konuşmanın nedenleri arasında ekran maruziyeti olabilir. Dikkat problemlerinde ve uyaran eksikliğinde de ekranın etkisini görebiliyoruz. Bu nedenle üç yaşına kadar çocukların ekrandan uzak durmasını öneriyoruz. Üç yaşından sonra ise yaşa göre ilerlenebilir. “Yaş çarpı 10 dakika” şeklinde kullanılan bir formül var. Örneğin üç yaşındaki bir çocuk için 30 dakika. Bunun da tek seferde değil, iki ayrı 15 dakika şeklinde verilmesi daha iyi olabilir. Bazı günler süre esneyebilir. Örneğin anne hastadır, işi vardır veya doktora gitmesi gerekiyordur ve o gün ekran süresini biraz artırabilir. Ama bunu çocuğa açıklamalı: “Bugün şu nedenle ekran süreni artırdım, yarın yine normal sürene döneceğiz.” Çocuk bunun bir kural değişikliği değil, istisna olduğunu bilmeli.

 

Pınar Savun: Boşanma sürecinde anne ve babaların çocuklarına yapabileceği en büyük yanlış nedir?

Emine Ergün: Çocukları üzerinden birbirlerini yaralamaları. Yapabilecekleri en büyük hata budur. Çocuğun hiçbir suçu yok. O çocuk dünyaya gelmeyi talep etmedi. Evlenmek de çocuk sahibi olmak da o iki insanın kararıydı. Boşandıktan sonra birbirlerinden nefret edebilirler, birbirlerini görmek istemeyebilirler, birbirlerine tahammül edemeyebilirler. Fakat ortak bir çocukları varsa o çocuğun menfaati için asgari müşterekte buluşmak zorundalar. Medeni boşanma dediğimiz şey de budur. Umarım herkes bunu sağlayabilir.

 

Pınar Savun: Bugün kendisini yetersiz hisseden ve sürekli kendisini suçlayan anne babalara ne söylemek istersiniz?

Emine Ergün: Herkes kendi yaşam koşulları içerisinde elinden gelen en iyi anne babalığı yapmaya çalışıyor. O anne babayı bulunduğu koşullardan çıkarıp yerine başka birini koysanız belki o kişi aynı koşullarda bu kadarını bile yapamayacak. Çünkü ebeveynliğimizi etkileyen çok fazla faktör var. Çocuğumuzun sağlığı ve gelişimi, çevresel faktörler, destek alıp alamamamız, kendi sağlığımız ve psikolojimiz, eşimizle ilişkimiz, maddi durumumuz, iş hayatımız, zaman yönetimimiz… Bunların hepsi ebeveynliği etkiliyor. Bütün bunları görmezden gelip yalnızca kendimi suçlarsam hata yapmaya devam ederim. Anne babalık, doğası gereği hata barındıran bir sistemdir. En başta bunu kabul etmeliyiz. Hatasız anne baba olmaya çalışmak zaten en büyük hatadır çünkü bunu başaramayız. Hepimiz geçmişte hata yaptık, bugün de yapıyoruz ve gelecekte de yapacağız. Bundan kaçış yok. Asıl önemli olan, hata yaptığımızı fark ettiğimizde onu düzeltmek için çaba göstermektir. Bunu yapıyorsanız zaten yeterince iyi bir anne babasınız.

 

Pınar Savun: Bir çocuk yıllar sonra büyüdüğü evi düşündüğünde sizce en çok hangi duyguları hatırlamalı?

Emine Ergün: Güven, şefkat ve sevgiyi hatırlamalı. Ama bunların yanında öfkeyi de yalnızlığı da hatırlayabilir. Elbette olumsuz deneyimlerin yaşanmaması için çaba göstermeliyiz. Ancak hiçbir problemin yaşanmadığı bir ev ortamı yok. Her evin kendine göre sorunları var. Bazılarında ekonomik, bazılarında psikolojik, bazılarında sağlıkla ilgili problemler yaşanıyor. Ama gönül ister ki her çocuk, çocukluğuna baktığında sevgi, şefkat ve güven üçgenini hatırlasın ve hissetsin.

 

Pınar Savun: Özellikle çok küçük yaşlardan itibaren telefon, tablet ve televizyona yoğun biçimde maruz kalan çocuklarda konuşma gecikmesi ve sosyal iletişimden uzaklaşma gibi otizmi düşündüren belirtiler görülebildiğini söylediniz. Ekran maruziyetine bağlı bu tabloyla otizm nasıl ayırt edilebilir? Aileler hangi belirtilerde mutlaka bir uzmana başvurmalı?

Emine Ergün: Eğer çocuk yoğun biçimde ekrana maruz kalıyorsa ve ekranı hayatından çıkardığımızda çevresiyle ilgilenmeye, kısa süre içerisinde komut almaya ve göz teması kurmaya başlıyorsa belirtilerin ekran maruziyetiyle ilişkili olma ihtimali düşünülebilir. Ancak ekranı çocuğun hayatından çıkarmamıza rağmen olumlu bir değişiklik göremiyorsak otizm açısından değerlendirilmesi gerekir. Her iki durumda da çocuk mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmeli ve ihtiyaç varsa uygun gelişimsel ya da özel eğitim desteği planlanmalıdır.

 

Pınar Savun: Size biraz farklı bir soru soracağım. Bir restorana ya da kafeye gittiğinizde çocukların önüne telefonların konulduğunu ve bir saat boyunca hiç kaldırılmadığını görüyorsunuz. Mesleğiniz gereği müdahale etme ya da bir şey söyleme ihtiyacı hissediyor musunuz?

Emine Ergün: Hayır, müdahale etmem ve bir şey söylemem. Her çocuğun şansı da şanssızlığı da kendi anne babasıdır. O anne babaya rağmen benim orada yapabileceğim bir şey yok. Müdahale edersem bu kez müdahale eden kişi olarak ben kötü olabilirim. Ama belki bir gün o anne baba bana ulaşır, danışanım olur. O zaman profesyonel olarak yapmam gerekenleri yapar, söyler ve yönlendiririm. Toplumsal hayatın içerisinde ise bu tür durumlara doğrudan müdahale etmem.

 

Pınar Savun: Peki, bir çocuğun şiddet gördüğüne tanık olduğunuzda bunu yönetmek çok daha zor olsa gerek.

Emine Ergün: Elbette. Böyle durumları görmek ve bunlarla mücadele etmek hiç kolay değil. Ancak bugün bireysel müdahalenin yaratabileceği başka riskleri de düşünmek gerekiyor. Bir şiddet vakasına tanık olduğumuzda bireysel olarak müdahale etmek yerine polisi ya da ilgili birimleri aramak daha doğru olabilir. Çünkü bilinçsiz bir bireysel müdahale, istemeden de olsa çocuğun daha fazla zarar görmesine yol açabilir.

Pınar Savun: Şimdi kısa sorularımıza geçelim. Çocuğa asla söylenmemesi gereken bir cümle?

Emine Ergün: “Bıktım senden.”

 

Pınar Savun: Ebeveynlerin en sık yaptığı hata?

Emine Ergün: Kendilerini sürekli suçlamak, sürekli yetersiz hissetmek.

 

Pınar Savun: Çocuğa sınır koyarken kullanılan en yanlış yöntem?

Emine Ergün: “Beni çok üzüyorsun” demek. Çünkü böyle söylediğinizde çocuk, annenin ya da babanın duygusundan kendisini sorumlu hissetmeye başlıyor.

 

Pınar Savun: Bir çocuğun her gün duymaya ihtiyaç duyduğu cümle?

Emine Ergün: “Her zaman yanındayım ve benim için değerlisin.”

 

Pınar Savun: İyi bir ebeveynliğin tek bir ölçüsü olsaydı bu ne olurdu?

Emine Ergün: Çocuğa “Her zaman yanındayım ve benim için değerlisin” güvenini verebilmek.

 

Pınar Savun: Çocuk büyütürken “Keşke bunu daha önce bilseydim” dediğiniz şey nedir?

Emine Ergün: Çocuklar büyüdükçe dertleri de büyüyormuş!

 

Pınar Savun: Çok teşekkür ederim. Çok keyifli ve kapsamlı bir sohbet oldu. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Emine Ergün: Ben teşekkür ederim. Gerçekten çok kapsamlı oldu; pek çok konuya değindik. Güzel bir sohbetti.

 

Kaynak: Kıbrıs Gazetesi