17 Haziran 2026 Çarşamba

Deniz Sağdıç: Sürdürülebilir bir yaşam mümkün

KIBRIS 30
Yayınlama: 01 Haziran 2026 Pazartesi 12:06 | Güncellendi: 17.06.2026 09:51 | Kaynak: Kıbrıs Gazetesi | Editör: Kktc Medya
Sürdürülebilir bir dünya için sanat eserleri üreten sanatçı Deniz Sağdıç:
Deniz Sağdıç: Sürdürülebilir bir yaşam mümkün

Sürdürülebilir bir dünya için sanat eserleri üreten sanatçı Deniz Sağdıç:

“Sürdürülebilirlik, tüketim ve çevreyle ilgili bütün tartışmalarda bence ilk sorulması gereken soru şu: Gerçekten buna ihtiyacım var mı? Bu soruyu kendimize samimiyetle sorduğumuz anda birçok şey değişmeye başlıyor çünkü ihtiyaçlarımızı daha iyi anlamaya başladığımızda daha bilinçli tüketiyoruz. Bilinçli tüketim arttıkça üretim biçimleri de değişiyor.

Sanatın bir öngörüsü olmalı. İnsanlara bir yol haritası sunmalı, farkındalık yaratmalı ve onları düşündürmeli. Aynı zamanda şaşırtan bir dili de olmalı. Aslında bunların tamamı insanın içinde var olan özellikler. Ben bir sanatçı olarak bunları görünür kılmanın ve insanlara ulaştırmanın bir sorumluluk olduğuna inanıyorum.”

Pınar SAVUN-İstanbul

Bazı karşılaşmalar vardır; planlanmaz, aranmaz, hatta çoğu zaman farkında olmadan insanın hayatına girer. Ama geriye dönüp baktığınızda o karşılaşmanın sizde bıraktığı izi uzun süre taşırsınız.

Bir hasta ziyareti için İstanbul Bahçeşehir Memorial Hastanesi’ne gittiğim gün, benim için böyle bir karşılaşmanın başlangıcı oldu. Hastanenin lobisinde ilerlerken bir anda Deniz Sağdıç’ın eserleriyle göz göze geldim. İlk bakışta etkileyiciydiler. Ancak birkaç adım yaklaştığımda karşımdaki şeyin yalnızca bir sanat eseri olmadığını fark ettim. Daha önce hayatın içinde kullanılmış, sonra bir kenara bırakılmış, hatta çoğu zaman değersiz görülmüş nesneler; sanatçının ellerinde yeniden hayat bulmuştu.

Deniz Sağdıç’ın eserlerine baktığınız zaman önce bir yüz görüyorsunuz. Sonra biraz daha yaklaşıyorsunuz. Ardından o yüzün aslında kablolardan, düğmelerden, kumaşlardan, plastiklerden, endüstriyel ve gündelik yaşamdan kalan çeşitli malzemelerden oluştuğunu keşfediyorsunuz. İşte tam o anda insanın zihninde bir kapı açılıyor. O gün bende de öyle oldu.Bu merak beni Deniz Sağdıç’ın dünyasına götürdü.

Ardından menajeri Rahan Yılmaz Bey’e ulaştım ve röportaj için Deniz Hanım’ın atölyesinde buluştuk. Daha kapıdan içeri adım atmadan farklı bir dünyanın içine gireceğinizi hissediyorsunuz. Her yerde geri dönüşümden, atıklardan ve kullanım ömrünü tamamladığı düşünülen nesnelerden oluşan detaylar var. Ancak ortaya çıkan görüntü ne karmaşık ne de yorucu. Tam tersine son derece sade, zarif ve etkileyici.

Deniz Hanım ve Rahan Bey bizi içten bir gülümsemeyle karşıladı. İlk dakikalardan itibaren kendinizi bir röportaj ortamından çok eski dostlarla yapılan sıcak bir sohbetin içinde hissediyorsunuz.Atölyede geçirdiğimiz süre boyunca yalnızca sorular sormadım; eserlerin önünde uzun uzun durduk. Her birinin hikâyesini dinledim. Bir portrenin arkasındaki aylar süren emeği, yıllarca saklanan bir kıyafetin nasıl sanat eserine dönüştüğünü, insanların çöpe attığı bir nesnenin nasıl yeni bir kimlik kazandığını büyük bir merak ve hayranlıkla dinledim.

Bazen bir eserin karşısında birkaç dakika sessiz kaldık çünkü bazı hikâyeler anlatılmaktan çok hissediliyor.

Deniz Sağdıç yalnızca dünya çapında tanınan bir Türk sanatçı değil. Onun eserlerine baktığınızda güçlü bir vizyon, bütüncül bir bakış açısı, topluma ve çevreye karşı hissedilen derin bir sorumluluk duygusu görüyorsunuz. Daha da önemlisi, yaptığı işe duyduğu büyük aşkı hissediyorsunuz.

Belki de beni en çok etkileyen buydu .Bugün dünyanın dört bir yanında sergiler açan, eserleri uluslararası koleksiyonlarda yer alan, akademik çalışmalara konu olan bir sanatçıdan söz ediyoruz. Ancak bütün bunların ötesinde karşında hâlâ yeni bir malzeme gördüğünde heyecanlanan, bir eserini teslim ederken duygulanan, atık bir nesnenin içinde yeni bir hayat arayan bir insan duruyor.Röportaj boyunca sık sık şunu düşündüm:

Deniz Sağdıç aslında yalnızca atıkları dönüştürmüyor. İnsanların bakış açılarını dönüştürüyor.

Belki de bu yüzden eserleri insanı yalnızca etkilemiyor; durduruyor, düşündürüyor ve kendisiyle yüzleştiriyor.

Atölyeden ayrılırken aklımda onlarca cümle vardı ama geriye dönüp baktığımda bende kalan duygu çok daha yoğun bir şey oldu:Sanatın hâlâ dünyayı değiştirebileceğine dair güçlü bir inanç.

Ve o inancı bana yeniden hatırlatan kişi de Deniz Sağdıç oldu.

Gelin bu etkileyici ve sıra dışı sohbeti birlikte okuyalım.

“Sanat hayatın her alanında var olmalı”

Pınar Savun: Sanat sizin için bir ifade biçimi mi, bir sorumluluk mu, yoksa dünyayı dönüştürmenin bir aracı mı?

Deniz Sağdıç: Sanat aslında insanlığın varoluşundan, hatta Göbeklitepe’den bu yana insanı insan yapan en önemli unsurlardan biri. Bu nedenle sanatı yalnızca üretim yapmak, kendini ifade etmek ya da görünür olmak gibi dar kalıplara sıkıştırmayı doğru bulmuyorum. Sanat hayatın her alanında var olmalı. Bu yüzden eserlerin yalnızca müzelerde ya da galerilerde değil; havalimanlarında, hastanelerde, kamusal alanlarda ve insanların günlük yaşamlarında karşılarına çıkmasını çok önemsiyorum.Benim için sanatın bir öngörüsü olmalı. İnsanlara bir yol haritası sunmalı, farkındalık yaratmalı ve onları düşündürmeli. Aynı zamanda şaşırtan bir dili de olmalı. Aslında bunların tamamı insanın içinde var olan özellikler. Ben bir sanatçı olarak bunları görünür kılmanın ve insanlara ulaştırmanın bir sorumluluk olduğuna inanıyorum.

Pınar Savun: Mersin’den başlayıp uluslararası bir sanat yolculuğuna uzanan hikâyenizde sizi en çok dönüştüren kırılma anları neler oldu?

Deniz Sağdıç: Hayatımda birkaç önemli kırılma noktası var. İlki 16 yaşındayken yaşandı. O dönemde sürekli bilim insanlarının ve sanatçıların biyografilerini okuyordum. Okuduğum hikâyelerden biri de Marie Curie’nin ki olmuştu. Yıllar önce yaşamış bir kadının hikâyesinin bana ilham verebilmesi beni çok etkiledi. O gün kendi kendime, “Acaba ben de bir gün birilerine ilham olabilir miyim?” diye sordum. Bu düşünce benim ilk büyük dönüşümüm oldu.İkinci kırılma noktam ise kızımın doğumuydu. Kızım dünyaya geldikten sonra hayatın ne kadar değerli ve özenle korunması gereken bir şey olduğunu çok daha derinden hissettim. Değer üretmenin ve bunu gelecek nesillere aktarabilmenin önemini o dönemde fark ettim. Topluma ve hayata karşı sorumluluk duygusunu ilk kez o zaman bu kadar güçlü hissettim. Bir diğer önemli dönüm noktası ise sürdürülebilirlik ve dönüşüm konularıyla tanışmam oldu. Özellikle 2010’lu yıllarda hızla artan tüketim kültürü beni rahatsız etmeye başladı. Atıkların, kullanılmayan nesnelerin ve tüketim alışkanlıklarının sanat aracılığıyla yeniden anlam kazanabileceğini görmek benim için çok önemliydi. Bugün sanat pratiğimin temelini oluşturan dönüşüm hikâyesi de aslında o dönemde şekillendi.Şu sıralar ise yeni bir kırılma noktasının içindeyim. Yıllardır kurduğum hayallerin ve verdiğim emeğin karşılığını almaya başladığımı hissediyorum. Oxford Üniversitesi’nde yürütülen akademik çalışmalarda çalışmalarımın referans gösterilmesi, Norveç’te bir lisenin öğrencilerine beni ve çalışmalarımı anlatması gibi gelişmeler yaşıyorum. Son bir buçuk iki yıldır emeklerimin dünyada yankı bulduğunu görmek bana büyük bir motivasyon veriyor. Şimdi ise kendime sürekli şu soruyu soruyorum: “Daha iyi ne yapabilirim?” Bu nedenle yeni bir dönüşüm sürecinin içinde olduğumu düşünüyorum.

Pınar Savun: Sanata ilk temas ettiğiniz o anın heyecanı bugün hâlâ üretimlerinize eşlik ediyor mu?

Deniz Sağdıç: Kesinlikle hiç bitmiyor. Babam bir zanaatkârdı, vitray ustasıydı. Ailemizin büyük bölümü de zanaatkârlıkla uğraşıyordu. Çocukken ilk kez bana bir yüzeye desen aktarmayı gösterdiğinde hissettiğim heyecan neyse, bugün de yeni bir malzemeyle karşılaştığımda aynı duyguyu hissediyorum.

Bugün hala yeni bir malzeme elime geçtiğinde hâlâ “Ben bunu nasıl dönüştüreceğim?” diye heyecanlanıyorum. Yıllar içinde malzemeler değişiyor, hikâyeler değişiyor, üretim teknikleri değişiyor ama o ilk merak hiç kaybolmuyor. Aksine her geçen gün daha da büyüyor.Çünkü her yeni malzeme önce beni şaşırtıyor. Onun hikâyesini, bana nasıl ulaştığını, hangi yolculuklardan geçtiğini düşünmeye başlıyorum. Ardından eser ortaya çıktığında o malzeme bambaşka bir değere dönüşüyor. Sonucun ne olacağını merak etmek ise üretim sürecinin en heyecan verici taraflarından biri.

Pınar Savun: Eserlerinize duyulan hayranlık sizde nasıl bir duygu yaratıyor?

Deniz Sağdıç: Beni en çok etkileyen şey, eserlerimin toplumun her kesimine ulaşabilmesi. Yedi yaşındaki bir çocuk da eserlerimin önünde durup merak ediyor, yetmiş yaşındaki biri de. Bu benim için çok kıymetli.

Bunun önemli nedenlerinden biri kullandığım malzemelerin insanların hayatında zaten yer alması. Bir pet şişe kapağına çocuk da dokunuyor, yaşlı da, genç de. Dünyanın neresine giderseniz gidin insanlar bu nesneleri tanıyor. Fakat günlük hayatın sıradan bir parçası olan, hatta çoğu zaman çöpe atılan bir nesnenin sanat eserine dönüşmesi insanlarda büyük bir şaşkınlık yaratıyor.İnsanlar esere baktıklarında önce ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Sonra da “Benim attığım şey nasıl böyle bir şeye dönüşmüş?” diye düşünüyorlar. İşte o an aslında merak başlıyor ve sanatın dönüştürücü gücü devreye giriyor.Geçtiğimiz günlerde sosyal medya ekipleriyle içerik üretirken bana, insanların videolarda en fazla beş ila sekiz saniye kaldığını söylediler. Ben ise buna katılmadığımı ifade ettim. Eğer ortaya koyduğunuz iş güçlü bir hikâye taşıyorsa, insanları çok daha uzun süre kendinizle birlikte tutabilirsiniz.Nitekim son istatistiklere baktığımızda insanların videolarımı beklenenden çok daha uzun süre izlediğini, tekrar tekrar açıp paylaştığını gördük. Bu benim için çok önemli bir gösterge. Çünkü demek ki insanların ruhuna dokunabiliyor, dikkatlerini çekebiliyor ve onlarla bir bağ kurabiliyorum.Aslında yapmak istediğim şey yalnızca sanat üretmek değil; aynı zamanda bir ayrıştırma kültürü oluşturmak. İnsanlar eserlerimi gördükten sonra birbirlerine, “Geçen gün kablolardan yapılmış bir sanat eseri gördüm” diyorlar. Karşı taraf şaşırıyor ve “Gerçekten bildiğimiz kablolardan mı?” diye soruyor.İşte tam o noktada dönüşüm başlıyor. Çünkü o kişi artık kabloyu yalnızca bir atık olarak görmüyor. Onun yeniden değerlendirilebileceğini fark ediyor. Böylece ayrıştırma bilinci oluşuyor. Bu da daha az tüketim, daha az israf ve kaynakların daha verimli kullanılması anlamına geliyor.Sonuçta bir ürünün ömrünü uzatmak; üretimden lojistiğe, enerjiden insan emeğine kadar pek çok alanda daha sürdürülebilir bir dünyanın kapısını aralıyor. Sanatın böyle bir farkındalık yaratabilmesi benim için en büyük mutluluk.

“İşin bir de sezgisel tarafı var”

Pınar Savun: Bugüne kadar dönüştürdüğünüz sayısız nesne arasında sizi en çok şaşırtan materyal hangisi oldu?

Deniz Sağdıç: Aslında çok fazla örnek var. Bir koleksiyonerimiz yaklaşık otuz-kırk yıl boyunca biriktirdiği kibrit kutularını ve kibritleri bana getirmişti. İçlerinde 1960’lı, 1970’li yıllardan kalma çok özel parçalar vardı. O dönemin tasarım anlayışını yansıtan inanılmaz kibrit kutularıydı bunlar. Açıkçası bir tanesini bile kesmeye kıyamadım.Bu nedenle kutuları bozmadan, bütünlüklerini koruyarak koleksiyonerin oğlunun portresini oluşturmaya karar verdim. Benim için oldukça zor bir projeydi. Çünkü hem bu tarihi objelere zarar vermemem hem de sahibinin yıllar boyunca biriktirdiği anıları yaşatmam gerekiyordu. Sonunda ortaya çıkan eser yalnızca bir portre değil, aynı zamanda bir hatıra taşıyıcısı oldu.Bir başka örnek ise plastik kablo kelepçeleriyle yaptığım çalışmaydı. Elime büyük miktarda üretim hatalı plastik kelepçe geçmişti. İlk başta bunun kolay bir çalışma olacağını düşündüm. Ancak süreç tam sekiz ay sürdü. Kelepçeleri adeta halı dokur gibi tek tek ördüm. Sonradan hesapladığımızda yaklaşık 375 bin adet plastik kelepçe kullandığımı fark ettim. Ortaya yine bir portre çıktı ama saçaklı, dokulu ve alışılmışın dışında bir yapıdaydı. Gerçekten çok zorlayıcı bir süreçti.

Pınar Savun: Bir atığa baktığınızda onun içindeki değeri görmenizi sağlayan şey nedir? Bu bir sezgi mi, yoksa zamanla geliştirilmiş bir bakış açısı mı?

Deniz Sağdıç: Öncelikle malzemenin fiziksel yapısına bakıyorum. Onu parçalayabilir miyim, olduğu gibi kullanabilir miyim, hangi ölçekte değerlendirebilirim; bunları düşünüyorum. Ardından renklerine ve tonlarına odaklanıyorum. Çünkü eserlerimde renk geçişleri ve ton farklılıkları çok önemli bir yer tutuyor.Bir diğer kriter ise miktar. Benim çalışmalarım binlerce parçanın bir araya gelmesiyle oluşuyor. Bir eserde yüz binlerce küçük parça kullanabiliyorum. Bu nedenle elimdeki malzemenin yeterli olup olmadığına da bakıyorum.Ama işin bir de sezgisel tarafı var. Her malzemenin kendine özgü bir karakteri olduğunu düşünüyorum. Örneğin düğmelerle çalışacaksam daha yumuşak hatlara sahip bir portre hayal ediyorum. Sakallı, yüz hatları belirgin bir karakter gördüğümde ise aklıma farklı malzemeler geliyor. Kısacası her nesnenin kendi dili var ve bazen hangi hikâyeyi anlatmak istediğini bana kendisi söylüyor.

Pınar Savun: Eserlerinizde sıkça karşımıza çıkan insan yüzleri bir kimlik arayışını mı temsil ediyor, yoksa topluma tutulan bir ayna mı?

Deniz Sağdıç: Öncelikle güzel sorularınız için teşekkür ederim. İnsan portreleri yapmamın temel nedeni, insanı yine insan üzerinden anlatmanın en etkili yol olduğuna inanmam. Çünkü yaşadığımız sorunların kaynağı da insan, çözümlerini üretecek olan da insan.Bu nedenle eserlerimdeki portrelerin hemen hepsi izleyiciye bakar. Onlarla göz göze geldiğiniz hissine kapılırsınız. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bakış, insanlar üzerinde çok güçlü bir etkiye sahiptir. Uzaktan birinin size baktığını hissettiğinizde nasıl dönüp bakma ihtiyacı duyuyorsanız, eserlerimde de benzer bir refleks yaratmaya çalışıyorum.Aslında portreler izleyiciye sessizce “Bana bak” der. Siz de dönüp baktığınız anda eserle ilişkiniz başlar. İlk etapta karşınızda klasik bir portre olduğunu düşünürsünüz. Belki bunun boya ile yapılmış sıradan bir çalışma olduğunu varsayarsınız. Ancak yaklaştığınızda tabloyu oluşturan şeylerin bir zamanlar günlük hayatta kullandığınız ve sonra attığınız nesneler olduğunu fark edersiniz.İşte o anda hikâye başlar. İnsanlar önce yaklaşır, sonra uzaklaşır, tekrar yaklaşır. Eseri anlamaya çalışırlar. Çünkü ilk kez karşılaştıkları bir dönüşümle yüzleşirler. Benim asıl hedefim de tam olarak bu: İzleyicinin dikkatini çekmek, onu merak etmeye yönlendirmek ve ardından tüketim alışkanlıkları üzerine yeniden düşünmesini sağlamak.

Pınar Savun: Eserlerinizdeki portrelerin izleyiciyle kurduğu bağ oldukça güçlü. Bu bilinçli bir tercih mi?

Deniz Sağdıç: Kesinlikle öyle. Aslında o bakışlar sayesinde izleyiciyi eserin içine çekiyorsunuz. Karşılıklı bir konuşma, bir his alışverişi ya da görünmez bir bağ kuruluyor. Portreler insanı durduruyor, düşündürüyor ve iletişim kurmaya davet ediyor.Bu yüzden eserlerimin büyük bölümünde portreler yer alıyor. Üstelik bu portrelerin hemen hepsi size bakıyor. O bakış sayesinde eserle aranızda bir ilişki kuruluyor ve hikâye tam da o anda başlıyor. İnsanların bunu hissetmesi beni çok mutlu ediyor. Çünkü sanatın en güçlü taraflarından biri, insanlar arasında görünmez bağlar kurabilmesi.Şaşırtmayı herkes sever. Birini şaşırttığınızda ya da mutlu ettiğinizde onunla aranızda doğal bir bağ oluşur. Benim eserlerimle kurulan ilişkinin de temelinde biraz bu duygu yatıyor.

Pınar Savun: Eserlerinizi izleyen insanların karşılarında ne hissetmesini istersiniz? Farkındalık mı, yoksa hayranlık mı?

Deniz Sağdıç: Aslında insanlara belirli bir duygu dayatmak istemiyorum. Ben bir sanatçı olarak atık ya da çöp olarak görülen nesneleri alıp onları estetik, felsefi ve sanatsal bir yapıya dönüştürüyorum. Benim vermek istediğim asıl mesaj şu:Ben bir sanatçı olarak üzerime düşeni sanat yoluyla yapıyorum. Peki siz kendi alanınızda ne yapıyorsunuz? Bir yazar çevre ve insan hikâyelerini yazılarına taşıyabilir. Bir öğretmen çocuklara ayrıştırma bilinci kazandırabilir. Bir bilim insanı ya da kimyager doğaya daha az zarar veren yeni malzemeler geliştirmeyi düşünebilir. Herkes kendi uzmanlık alanında geleceğe katkı sunabilir.Benim bütün çabam insanlara bu soruyu sordurabilmek. “Bu kadın çöpten bunları yapabiliyorsa ben kendi alanımda ne yapabilirim?” sorusu benim için en büyük başarıdır.Herkes sanatçı olsun, herkes atıkları dönüştürsün ya da bana hayran olsun gibi bir beklentim yok. Ama bir çocuğun annesine dönüp “Biz de çöplerimizi ayrıştıralım” demesi ya da bir yetişkinin kendi davranışlarını sorgulaması benim için son derece değerli. Çünkü gerçek dönüşüm tam da bu farkındalıkla başlıyor.

“Sanatçılar da işlerini ciddiye alıyor”

Pınar Savun: Markalarla ve kurumlarla gerçekleştirdiğiniz iş birliklerinde en çok neye dikkat ediyorsunuz? Sizin için vazgeçilmez bir sınır var mı?

Deniz Sağdıç: Uzun yıllardır sanat ile kurumsal dünyayı bir araya getiren projeler üretiyorum. Bu nedenle kurumlarla sanatçılar arasında sağlıklı ve saygılı bir iletişim dili kurulmasını çok önemsiyorum.Toplumda sanatçılarla ilgili zaman zaman yanlış algılar oluşabiliyor. Oysa sanatçılar da işlerini ciddiye alan, disiplinli çalışan ve sürekli daha iyisini üretmeye çalışan profesyonellerdir. Ben de bu algının değişmesine katkı sunmaya çalışıyorum Bu nedenle projelerde zamanında teslim, doğru planlama, verilen sözlerin tutulması ve profesyonel iş yönetimi benim için çok önemli. DS Sanat Merkezi bünyesinde yürüttüğümüz tüm projelerde de bu anlayışı benimsiyoruz. Çünkü kurumların sanatçılara duyduğu güven arttıkça, benden sonra gelecek sanatçılar için de daha sağlıklı bir çalışma zemini oluşuyor.Aynı zamanda genç sanatçılara da bu konuda örnek olmaya çalışıyorum. Bir sanatçı yalnızca üretimiyle değil, çalışma disipliniyle de güven vermeli. Çünkü güven inşa edildiğinde sanat kurumlar için de daha güçlü bir iletişim aracına dönüşüyor.Sanat aslında tarafı olmayan, insanları ortak değerlerde buluşturabilen evrensel bir dil. Kurumlar bu dili kullanmaya alan açıyorsa, bizim de onu en doğru ve en profesyonel şekilde temsil etmemiz gerekiyor.

Pınar Savun: Markalarla gerçekleştirdiğiniz iş birlikleri mesajınızı daha geniş kitlelere ulaştırırken sizce anlamını güçlendiriyor mu, yoksa bazı riskler de barındırıyor mu?

Deniz Sağdıç: 2010’lu yıllarda sürdürülebilirlik ve ileri dönüşüm kavramları bugün olduğu kadar gündemde değildi. Biz ilk olarak üreticilerle çalışmaya başladık. O dönemde Avrupa Birliği standartları, sürdürülebilirlik politikaları ve çevresel sorumluluklar üzerine çok sayıda proje geliştirdik, sergiler gerçekleştirdik.

Ancak zamanla şunu fark ettim: Üreticilere ulaşmak önemliydi ama asıl dönüşüm tüketiciye ulaşabildiğiniz ölçüde gerçekleşiyordu. Bunun yolu da markalardan geçiyordu. Bu nedenle ikinci aşamada markalarla iş birlikleri kurmaya başladık.Markaların çok büyük bir iletişim gücü var. Sürdürülebilirlik, geri dönüşüm ve ileri dönüşüm gibi kavramların toplum tarafından öğrenilmesinde ciddi katkıları olduğunu düşünüyorum. Bir marka bu kavramları gündeme taşıdığında insanlar da bunları duymaya, araştırmaya ve sorgulamaya başlıyor.

Aslında bugün bu kavramları yaygınlaştıran markalar, yarın tüketici tarafından daha fazla denetlenecek bir zemini de hazırlıyorlar. Nitekim artık özellikle genç kuşaklar satın aldıkları ürünlerin geri dönüştürülebilir olup olmadığını, üretim süreçlerini ve çevresel etkilerini sorguluyor. Bu nedenle sürdürülebilirlik konusunda yapılan her çalışmanın değerli olduğunu düşünüyorum. Önce farkındalık oluşur, ardından toplumsal denetim zaten kendiliğinden gelir.

Pınar Savun: Bugüne kadar yaklaşık kaç marka ve kurumla işbirliği yaptınız?

Deniz Sağdıç: Açıkçası hiç saymadım ama yıllar içerisinde yüzü aşkın kurum ve markayla farklı projeler gerçekleştirdik.

Pınar Savun: Dünyanın farklı ülkelerinde açtığınız sergilerde izleyiciyle kurduğunuz ilişki nasıl değişiyor? Kültürel farklılıklar üretim ve anlatım dilinizi etkiliyor mu?

Deniz Sağdıç: Aslında ilginç bir şekilde eserlerim önce dünyada keşfedildi. Yirmiden fazla ülkede tekstil, otomotiv ve inşaat gibi sektörlerin uluslararası fuarlarında yer aldım. Firmaların stant alanlarını kendi atık malzemelerinden ürettiğim eserlerle adeta sanat galerilerine dönüştürdük.Bu tür fuarlara tek bir günde 80 bin ila 100 bin arasında ziyaretçi gelebiliyor. Dolayısıyla sanatın beklenmediği bir ortamda sanatla karşılaşan insanlar doğal olarak büyük bir merak gösteriyor. Bu sayede çok geniş bir uluslararası izleyici kitlesine ulaştım.Daha sonra Türkiye’de de çalışmalarım görünür olmaya başladı. Özellikle İstanbul Havalimanı gibi projeler sonrasında Türkiye’deki bilinirliğim arttı ve yeni kapılar açıldı.Kültürel farklılıklara gelince; şaşırtıcı şekilde insanların ilk tepkileri dünyanın her yerinde birbirine çok benziyor. Bursa’da açtığım bir sergide insanlar nasıl durup uzun uzun inceliyor, fotoğraf çekiyor ve şaşırıyorsa, New York’taki izleyici de benzer tepkiler veriyor. Merak duygusu evrensel bir şey. Elbette ülkelerin ekonomik yapıları ve kültürel geçmişleri sanatla kurdukları ilişkiyi etkileyebiliyor. Şu anda çalışmalarımın yaklaşık yüzde 80’i yurt dışında sergileniyor ya da koleksiyonlara giriyor. Türkiye ise yaklaşık yüzde 20’lik bir paya sahip. Bazı ülkelerle ise çok özel bağlar oluşuyor. Örneğin Japonya eserlerimin ilgi gördüğü ülkelerden biri. Benzer şekilde Arjantin ve Norveç de çalışmalarımın yoğun ilgi gördüğü ülkeler arasında. Her ülke kendi kültürel kodlarıyla yaklaşıyor ama sanatın yarattığı merak ve şaşkınlık duygusu dünyanın her yerinde aynı kalıyor.

Pınar Savun: Uluslararası sergilerinizin perde arkasında oldukça büyük bir organizasyon var. Bu süreci nasıl yönetiyorsunuz?

Deniz Sağdıç: Aslında bir serginin ortaya çıkması sadece eser üretmekten ibaret değil. İşin görünmeyen tarafında çok ciddi bir organizasyon süreci var. Eserlerin paketlenmesi, sigortalanması, gümrük işlemleri, lojistik planlaması, sergileneceği alanın hazırlanması ve eserlerin güvenli bir şekilde geri dönmesi gibi çok sayıda aşama bulunuyor. Bu süreçlerin koordinasyonu ve operasyonel planlaması menajerim Rahan Yılmaz tarafından yürütülüyor. Örneğin şu anda Arjantin’de açılacak sergimiz için yaklaşık altı aydır hazırlık yapılıyor. Eserlerin taşınmasından sergi alanındaki uygulamalara kadar her detay titizlikle planlanıyor. Büyük kasalar ve özel sandıklar içinde taşınan eserlerimiz var. Bunların her biri ayrı bir uzmanlık gerektiriyor.Ben daha çok işin mutfağında, üretim, felsefe, anlatım ve sanat tarafında yer alıyorum. Ancak uluslararası ölçekte çalışabilmek için güçlü ve profesyonel bir ekip şart. Bu nedenle her zaman genç sanatçılara da şunu söylüyorum: Sanatınıza odaklanın, organizasyon ve operasyon süreçlerini o işin profesyonellerine bırakın. Her şeyi tek başımıza yapmak zorunda değiliz.

Pınar Savun: Eserleriniz sergilerden ne kadar önce yola çıkıyor?

Deniz Sağdıç: Bu tamamen gidilecek ülkeye ve organizasyonun büyüklüğüne bağlı.

Pınar Savun: Bir yılda ortalama kaç eser üretiyor ve kaç sergi açabiliyorsunuz?

Deniz Sağdıç: Atölyemizde koleksiyonerler ve kurumlar için üretim sürekli devam ediyor. Bunun yanında DS Sanat Merkezi’nde daimi olarak sergilenen eserlerimiz de bulunuyor. Çünkü hem yurt içinden hem de yurt dışından düzenli ziyaretçiler ağırlıyoruz.Bir sergi tamamlandığında eserlerin önemli bir bölümü yeni sahiplerine ulaşıyor. Sonraki sergiler için yeniden üretim yapmak gerekiyor. Bu nedenle üretim süreci hiç durmuyor.Ancak her eser ciddi bir zaman ve emek istiyor. Bir çalışmanın tamamlanması için ortalama 80 ila 100 saat arasında masa başında çalışmam gerekiyor. Bu nedenle yılda genellikle iki ya da üç uluslararası, iki ya da üç de yurt içi sergi açabiliyorum. Daha fazlasını yapmak fiziksel olarak mümkün olmuyor.

Pınar Savun: Eserlerinizle aranızda güçlü bir bağ olduğu hissediliyor. Hiç satmak istemediğiniz çalışmalarınız oluyor mu?

Deniz Sağdıç: Evet, zaman zaman oluyor. Özellikle bazı serilerde eserlerin bir arada kalmasını çok önemsiyorum. Örneğin merdiven bölümümüzde sergilenen, halılardan ürettiğim mitolojik karakterler serisi beş ayrı eserden oluşuyor. Zaman zaman koleksiyonerler bu eserlerden yalnızca birini satın almak istiyorlar. Ancak ben o serinin bir bütün olarak çok daha güçlü bir etki yarattığını düşünüyorum.Hayalim, o eserlerin büyük bir otelde ya da geniş bir lobide birlikte sergilenmesi. Çünkü beşinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan atmosfer çok farklı. Bu nedenle bazen satış taleplerini geri çevirebiliyorum.Bir de bazı eserler var ki onları tamamladıktan sonra hemen göndermek istemiyorum. Bir süre daha benimle kalsın, biraz daha izleyeyim istiyorum. Çünkü üretim süreci boyunca onlarla çok güçlü bir bağ kuruyorum.  Bu nedenle zaman zaman eserlerle vedalaşmak kolay olmuyor. Ama bir yandan da onların yeni hikâyelere ve yeni mekânlara taşınması gerektiğini biliyorum.

“Eserlerimle zaman zaman konuşuyorum”

Pınar Savun: Eserlerinizle konuştuğunuz oluyor mu?

Deniz Sağdıç: Evet, zaman zaman oluyor. Çünkü bir eserle bazen iki, bazen üç ay boyunca neredeyse her gün birlikte yaşıyorsunuz. O malzemeye dokunuyorsunuz, onu dönüştürüyorsunuz, hayallerinizi, düşüncelerinizi ve yaşadığınız dönemin duygularını onunla birlikte taşıyorsunuz.Bir süre sonra o eser yalnızca bir sanat objesi olmaktan çıkıyor. Sanki hayatınızın belli bir dönemine tanıklık etmiş bir dost gibi hissettirmeye başlıyor. Bazen karşısına geçip “Hatırlıyor musun, bu süreçte bunları yaşamıştık” dediğim bile oluyor. Tabii bunu çok alışkanlık hâline getirmemeye çalışıyorum ama eserlerle duygusal bir bağ kurduğum kesin.

Pınar Savun: Eserlerinizi yeni mekânlarında görme fırsatınız oluyor mu?

Deniz Sağdıç: Ben genellikle koleksiyonerlerin ya da eserleri satın alan kişilerin kim olduklarıyla çok ilgilenmem. Hatta mümkün olduğunca bunu bilmemeyi tercih ederim. Ancak zaman zaman eserler yerlerine ulaştıktan sonra fotoğraflar geliyor ve bu beni çok mutlu ediyor.Örneğin Sırbistanlı bir kadın bürokratın portresini yapmıştım. Yaklaşık yirmi yıl boyunca kullandığı kıyafetlerini saklamış ve bunlardan kendi portresinin yapılmasını istemişti. O kıyafetleri kullanarak portresini hazırladım.Daha sonra bana bir fotoğraf gönderdiler. Kadın, eşi, çocukları ve torunları portrenin önünde bir araya gelmişti. Eseri evin en özel köşesine yerleştirmişlerdi. Kadının yıllarca taşıdığı kıyafetler artık onun hikâyesini anlatan bir sanat eserine dönüşmüş, aile de onun etrafında toplanmıştı.Sanırım bir sanatçı için bundan daha anlamlı çok az şey vardır. Bir eserin yalnızca duvara asılmadığını, aynı zamanda bir ailenin hafızasının parçası hâline geldiğini görmek benim için tarif edilmesi zor bir mutluluk.

Pınar Savun: Bugüne kadar sizi duygusal olarak en çok etkileyen sergi hangisiydi?

Deniz Sağdıç: Hiç düşünmeden söyleyebilirim ki İstanbul Havalimanı sergisi benim için çok özel bir deneyimdi.Bir havalimanını düşündüğünüzde insanların sürekli bir yerlere yetişmeye çalıştığını görürsünüz. Kimi uçağına yetişmek için koşar, kimi valiziyle telaş içindedir. Böyle bir ortamda insanların durup bir sanat eserine zaman ayırması beni çok etkiledi.6-7 saat uzaktan insanları izledim. Yaklaşıyorlar, bakıyorlar, geri çekiliyorlar, tekrar geliyorlar, fotoğraf çekiyorlar. Hatta bazı insanların neredeyse uçaklarını kaçıracak kadar eserlerin önünde vakit geçirdiğine şahit oldum.O anlarda şunu düşündüm: İnsanların en değerli şeyi zamanlarıdır. Eğer size o zamanı veriyorlarsa, durup bakıyor ve düşünüyorlarsa, sanat gerçekten onlara dokunmuş demektir.İstanbul Havalimanı’nda yaşadığım bu deneyim benim için çok özel bir şükür anıydı. Saatlerce oturup insanları izlediğimi ve içimden “Allah’ım ne güzel bir duygu yaşatıyorsun bana” dediğimi hatırlıyorum.

Pınar Savun: Havalimanları sizin için neden bu kadar önemli?

Deniz Sağdıç: Çünkü sanatın insanların günlük yaşamına beklenmedik bir anda dokunmasını çok önemsiyorum.Bir müzeye ya da galeriye giden kişi zaten sanatla karşılaşacağını bilir. Zaman ayırır, hazırlanır ve bilinçli olarak gelir. Ancak havalimanında durum farklıdır. İnsan yoluna devam ederken bir anda sanatla karşılaşır.Benim çok sevdiğim şey de bu. Günlük hayatın akışı içinde karşınıza çıkan bir eserin size kısa bir mesaj bırakması, ruhunuza hafifçe dokunması ve ardından sizi yolunuza uğurlaması.Bu nedenle havalimanları benim için sadece sergi alanları değil, aynı zamanda milyonlarca insanla kurulan devasa iletişim noktalarıdır. İstanbul Havalimanı çok geniş ve uluslararası bir ziyaretçi kitlesine ulaşma imkânı sunuyor. İlk İstanbul Havalimanı sergimizde 14 eser yer aldı. Daha sonra ikinci kez gerçekleştirdiğimiz sergide eser sayısını 22’ye çıkardık. Teknik çeşitliliği artırdıkça insanların merakı da daha fazla arttı. Şimdi ise yeni hedeflerimiz var. Yedi kıtada, yedi farklı havalimanında sergi açmak istiyoruz. Benim için her havalimanı, sanatın yeni insanlarla buluştuğu ve yeni hikâyeler yazmaya başladığı bir kapı anlamına geliyor.

Pınar Savun: Sosyal medyanın sanat üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Deniz Sağdıç: Sosyal medyanın dünyanın en demokratik platformlarından biri olduğunu düşünüyorum. Sosyal medya öncesinde sanat dünyasında galeriler, sanat danışmanları, küratörler ve çeşitli aracılar vardı. Sanatçının görünür olabilmesi ve eserlerini insanlarla buluşturabilmesi çoğu zaman bu yapıların onayından geçiyordu.Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte sanatçılar izleyicileriyle doğrudan temas kurmaya başladı. Bu da sanatçılara çok daha geniş bir özgürlük alanı sağladı. Çünkü artık yalnızca galerilere ya da belirli çevrelere bağlı kalmadan dünyanın her yerinden insanlara ulaşabiliyorsunuz.   Ulaşılabilirlik arttıkça sanatçının vizyonu da genişliyor. Bir eser üretiyor, paylaşıyor ve anında geri dönüş alıyorsunuz. İnsanların ne hissettiğini, hangi detayların dikkatlerini çektiğini, hangi konuların daha fazla ilgi uyandırdığını doğrudan görebiliyorsunuz.

Bu aslında bir sanatçı için çok değerli bir şey. Çünkü doğal ve filtresiz bir geri bildirim alıyorsunuz. Ürettiğiniz işin insanlara ulaşıp ulaşmadığını, onlarda nasıl bir etki bıraktığını görebiliyorsunuz.Örneğin son dönemde elektronik devre atıklarından yaptığım eserleri sosyal medyada paylaştım. O kadar ilginç geri dönüşler aldım ki… Birisi “O devreleri bana gönderin, ben de onlardan robot yapayım” diyor, bir başkası elindeki malzemeleri göndermek istiyor, bir diğeri ise yeni fikirler öneriyor. Bu doğrudan iletişim çok kıymetli.Sosyal medya sayesinde Meksika’daki biriyle de iletişim kurabiliyorsunuz, Milano’daki bir projeye de ulaşabiliyorsunuz. Dünyanın başka bir köşesindeki insanlarla ortak bir dil oluşturabiliyor, yeni işbirlikleri geliştirebiliyorsunuz.Bu nedenle sosyal medyayı sadece bir paylaşım platformu olarak görmüyorum. Benim için aynı zamanda bir öğrenme, iletişim ve özgürleşme alanı. Doğru kullanıldığında sanatçının dünyayla kurduğu ilişkiyi güçlendiren çok önemli bir araç.

“Buna gerçekten ihtiyacım var mı?”

Pınar Savun: Eğer tüm eserleriniz tek bir cümle kurabilseydi, bize ne söylerdi?

Deniz Sağdıç: Çok net bir cümle söylerdi:Sürdürülebilir bir yaşam mümkün. Aslında bütün işlerimin, bütün sergilerimin ve bütün anlatmak istediklerimin özeti bu.

Pınar Savun: Son olarak okuyucularımıza vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Deniz Sağdıç: Evet, var. Sürdürülebilirlik, tüketim ve çevreyle ilgili bütün tartışmalarda bence ilk sorulması gereken soru şu:Gerçekten buna ihtiyacım var mı? Bu soruyu kendimize samimiyetle sorduğumuz anda birçok şey değişmeye başlıyor. Çünkü ihtiyaçlarımızı daha iyi anlamaya başladığımızda daha bilinçli tüketiyoruz. Bilinçli tüketim arttıkça üretim biçimleri de değişiyor.Örneğin ben gerçekten sağlıklı, kaliteli ve uzun ömürlü bir ürün talep eden bir tüketiciysem, üretici de buna uygun ürün geliştirmek zorunda kalacaktır. Bu nedenle dönüşümün başladığı yerin tüketici olduğuna inanıyorum.Aslında çevre için yapılabilecek en kolay ve en etkili şeylerden biri de bu. Her satın alma kararından önce durup kendimize sormak:Gerçekten buna ihtiyacım var mı? Bu sorunun cevabı çoğu zaman bizi daha bilinçli tercihlere yönlendiriyor.Ben tüketimin tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini savunan biri değilim. Önemli olan daha bilinçli, daha ölçülü ve daha sorumlu tüketebilmek. Yüzde yüz tüketimi ortadan kaldıramayız ama gereksiz tüketimi azaltabiliriz.

Pınar Savun: Yoğun çalışma temponuz içerisinde zaman ayırdığınız ve bu değerli röportajı gerçekleştirdiğimiz için teşekkür ederim.

Deniz Sağdıç: Ben de size bu güzel sohbet için teşekkür etmek istiyorum. Uzun zamandır bu kadar özenle hazırlanmış, bu kadar derinlikli ve gerçekten düşünülmüş sorularla karşılaşmamıştım. Sorularınız sadece sanat pratiğimi değil; düşünce dünyamı da anlatabilmeme imkân verdi. Bu yüzden benim için çok keyifli ve özel bir röportaj oldu.

Kaynak: Kıbrıs Gazetesi