25 Temmuz 2026 Cumartesi

“Ömürlük mücadele, yarım asırlık gurur”

KIBRIS 22
Yayınlama: 20 Temmuz 2026 Pazartesi 12:14 | Güncellendi: 23.07.2026 11:12 | Kaynak: Kıbrıs Gazetesi | Editör: Kktc Medya
20 Temmuz Mutlu Barış Harekâtı’nın yıl dönümünde, o günlere tanıklık eden malul gaziler, hafızalarından silinmeyen detayları KIBRIS’a anlattı.
“Ömürlük mücadele, yarım asırlık gurur”

20 Temmuz Mutlu Barış Harekâtı’nın yıl dönümünde, o günlere tanıklık eden malul gaziler, hafızalarından silinmeyen detayları KIBRIS’a anlattı.

Candan MERT

20 Temmuz Mutlu Barış Harekâtı’nın yıl dönümünde, o günlere tanıklık eden malul gazilerimiz yaşadıklarını, hafızalarından silinmeyen anıları ve genç kuşaklara vermek istedikleri mesajları KIBRIS ile paylaştı.

Aradan geçen 52 yıl, yaşadıkları acıları da verdikleri mücadeleyi de hafızalarından silemedi.

Kimisi 27 aylık Mücahit olarak cepheye koştu, kimisi gözünü kaybetti, kimisi omuz omuza savaştığı arkadaşlarını son nefeslerinde uğurladı. 20 Temmuz Mutlu Barış Harekâtı’nın tanıkları malul gaziler Yaşar Gevrek ve Halil Özgüvenel ile gazi Doğan Erçağ, savaşın en sıcak anlarından barışın kazanıldığı güne uzanan unutulmaz hatıralarını KIBRIS’a anlattı. Gaziler, yıllar geçse de dinmeyen acıları, ödedikleri ağır bedelleri ve genç kuşaklara bırakmak istedikleri en önemli mesajı paylaştı.

Gevrek: 20 Temmuz’da 27 aylık mücahittim

Malul gazilerden Yaşar Gevrek, 20 Temmuz 1974 yıllarını duygu ve gurur dolu anlar yaşayarak anlattı.

Kendisini, “21 Temmuz 1974’te yaralanan Mücahit malul gazi.” olarak tanımlayan Gevrek, 15 Temmuz’da Rumların kendi aralarında darbe yaparak Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı  Makarios’u devirdikleri gün kendisinin 27 aylık Mücahit olduğunu söyledi. O dönemde Koçero tepelerinde olduğunu dile getiren Gevrek, “Bu bölge, şu anda Yakın Doğu Üniversitesinin üzerinde, Dikmen köyünün karşısındaki tepelerdi. Orada 30 Mücahittik. Arkamızdaki tepede de 30 kişilik Kıbrıslı Türk değiştirme birliği vardı. Yani toplamda 60 kişiydik.” dedi. Rumlar ve EOKA’cılar tarafından Makarios’un devrilmesinin ardından Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını esas alan ENOSiS hareketinin başlatıldığını kaydeden Gevrek, o dönemlerde yaşadığı tüm süreci şu sözlerle anlattı: Böylelikle 15 Temmuz’da alarma girdik. Silahlarımız hafif silahlardı. Yani ‘Sten piyade, 2 A4, 4 Bren, altmışlık havan, bir de 89 milimetrelik roketatar vardı; onun nişancısı da bendim. 15 Temmuz’da alarma girdiğimiz zaman tepelerde mevzilere yatıp kalkmaya başladık. Bu, 19 Temmuz’a kadar bu şekilde devam etti. 19 Temmuz’da bölükten bir haber geldi; “Roketatar nişancısı ve takım komutanı bölüğe gelsin”. Bölüğümüz de Hamitköy’deki “Havuz” denilen yerdi. Orası 66. bölüğümüzdü. Bir Land Rover’e bindik -şimdikiler cip der-, bölüğe gittik. Beni bölük komutanının odasına davet ettiler. Odaya girdiğimde karşıda bölük komutanı oturur, yanında Türkiyeli bir komutan. Yan tarafta da bir masa üzerinde hiç görmediğim silahlar vardı. 89 milimetrelik roketatar üzerine eğitim almıştım. İyi bir atıcıydım, taburda hep birinci gelirdim.

“O güne kadar çıkartma olacağına inanmazdık”

Komutan bana, “Silahları tanıdın mı?” diye sordu. “Hayır, ilk defa gördüm.” dedim. Diğer komutan, “Senin silahın roketatar değil mi? Bu da roketatardır. Bunun menzili 100 metredir.” dedi. Benim roketatarın menzili ise 600 metreydi ama 5 mermim vardı. “Bunu tanklara karşı kullanacaksın.” dedi, nasıl kullanılacağını sordum. Bir tane kullanılmış vardı, açıp bana gösterdi. Hemen anladım. 5 tane verdi bana. Çok hafif bir silahtı. Roketatarın mermisi sonradan konulur ama bunun mermisi içindeydi. Çıkacağımızda aynı komutan bana, “Yan taraftaki odada bezler var. Bir tarafı mavi, bir tarafı turuncu. 70-80 santimlik uzun uzun top bezleri Land Rover’in arkasına koyun, emrettiğimizde hangi rengi bildirirsek o rengi mevzilerinizin önüne çekeceksiniz.” dedi ama o güne kadar herhangi bir çıkartma olacağına inanmazdık çünkü 1963’ten 1974’e kadar çeşitli bölgelerde Rumlar Türk köylerine ve Türklere saldırdı, herhangi bir müdahale olmadı. Sadece Erenköy’de oldu; orada da uçaklar geldi, vurdu kaçtı. Sonrasında komutan, yan tarafta lastiklerin de olduğunu söyleyerek, onları da arabanın arkasına koymamızı istedi. “Bunları mevzilerinizin arkasına koyacaksınız ve emir geldiğinde yakacaksınız.” dedi. “Bu sefer galiba bir şeyler olacak.” diye düşündüm.

“Ailelerimizle vedalaşıp döndük”

Bu kadar hazırlık ilk defa olmuştu. Aldık silahları ve malzemeleri, arabaya yükledik ve takıma geldik. Takıma geldiğimizde takım komutanı, “Arkadaşlar, üçer üçer, birer saat izne çıkıyorsunuz, ailelerinizle vedalaşıp geliyorsunuz.” dedi. 19 Temmuz, saat 11-12 olmuştu bölükten döndüğümüzde. Ailelerimizle vedalaşmak için Lefkoşa’ya geldik. Ben o zaman yeni evliydim, mayısta evlenmiştim, temmuzda da Barış Harekâtı oldu. O dönemde 2 aylık evliydim, eşim de hamileydi. Eşimle, anne babamla vedalaşıp geri döndüm. Bütün arkadaşlar sırayla gitti geldi, akşam üzerine kadar vedalaşma tamamlandı. Zaten 30 kişiydik.

“Hiç unutmam o geceyi”

Nöbetleri 3 saat tutardık ama mevzide uyurduk. Birimizin nöbeti bittiğinde diğerini uyandırır, o nöbete kalktığında biz uyurduk. 19 Temmuz gecesi ben 1-4 nöbetteydim. Hiç unutmam o geceyi. Saat 4’te arkadaşımı uyandırdım, ‘Nöbete devam et, ben yatıyorum’ dedim. Sonrasında takım komutanı koşturarak geldi; ‘yatma bitti, herkesi kaldırın, çıkartma başlıyor’ dedi. Bütün arkadaşları kaldırdık. Tepe Mandırez’den başlar, Boğaz’a kadar bizim tuttuğumuz bölgeydi. Biz 30 kişi, arkamızda 30 ayrı kişi… Toplamda 60 kişi. Ayın 19’unda seferberlik ilan edildi ve yanımıza bir hayli sivil geldi. Kimisini tanır, kimisini tanımazdık. Ambardaki silahları onlara dağıttık. Silah dediğimiz de piyade, sten; çalışmayan silahlar… Onları da mevzilere yerleştirdik ve saat 5’e doğru bir elim dürbünde Sihari köyünde yani şimdiki adı Taşkent olan köyün üst tarafını izlerim. Köyün üst tarafında bir park vardır, o park Rumların Yunan Komando Taburu’ydu ve bize gelen bilgi; 5 bin kişilik komandonun orada olduğuydu.

“Attık silahları, birbirimize sarıldık”

Sabah saat 5 gibi başımızın üzerinden iki tane jet geçti. Baktık; arka taraflarında ay-yıldız… Attık silahları, birbirimize sarıldık. Dedik ‘tamamdır, geldiler’… Direkt olarak o kampı vurmaya başladılar. İki tanesi vurdu, döndü, başka iki tane geldi. Vurdu, döndü; diğer ikisi… Atış emri yok. Sabahtan elimiz tetikte bekledik. Ne bize bir mermi atılır, ne biz bir mermi attık. Saat 9- 9 buçuk civarında bir gürültü duydum, ama ne gürültü; kulaklarım patlarcasına…Gürültüye göre 50-60 tank geliyor diye düşündük…Bir de baktım, gökyüzü uçak dolu; nakliye uçağı…Geldiler ve arka tarafımıza paraşüt atmaya başladılar… Şu anda Yakın Doğu Üniversitesi ile mezarlık arasına paraşütleri atmaya başladıklarında karşımızdan atış gelmeye başladı. Bize de emir geldi; ‘idareli olarak atış yapabilirsiniz’. Bana da ‘sadece tanklara atış yapacaksın’ emri geldi. Neticede, karşılıklı atışlar başladı.

“20 Temmuz hayatımın en uzun gecesiydi”

Ama 20 Temmuz sabahı bizim tepelere müthiş bir havan, top ve uçaksavar atışı başladı. Ama havan dediğim de sorma… Bölge bölge, 60-70 tane havan bir anda, 50 metrekareye vurur, bütün tepeler boyunca gider, vurur; o biter, diğeri döner tekrar vurur… Makineli tüfek, roketatar geri tepmesiz top mermileri, uçaksavarlar… Yani bizim tepeler bir anda cehenneme döndü. Birbirimize, ‘Arkamızdan Mehmetçik gelir, dayanacağız’ dedik. 20 Temmuz gecesi hayatımın en uzun gecesiydi… 27 ay askerlik yaptım ama sanki o gece 27 sene gibi geçti. Tabii bu arada yaralanan arkadaşlarımız oldu, onları hastaneye sevk ettik. ‘Bu akşam bu kadar çok atış yediysek, bu Rumlar bize gece baskını yapacak. Dikkatli olalım’ dedim. Tepenin altına çekildik; ben, yardımcım, yanımızda iki tane piyade silahı tutan mücahit, iki tane de sten tutan mücahit. Yani toplamda 6 kişiydik. Tepenin altında tetikte bekliyorduk.

“Göğüs göğse çarpıştık o gece”

Bir anda havaya bir aydınlatıcı attılar, ortalık güpegündüz oldu. Havan, top mermileri de o anda kesildi. ‘Geldiler’ dedim. Tepenin üstünden Rumca bir komut duydum. Üstümüzde ikişer tane el bombası var, ‘atalım ve çekilelim’ dedim. Onların silahları da bizden çok daha iyiydi. El bombalarını attık, bağrışmalar duydum ama bir şey görmedim. Ve sürünerek alayın mevzilerine çekildik. Alayın mevzilerine çekildiğimizde bu komando birlikleri geldi ve bizim mevzilere yerleşti. Bizim tepe ile alayın tepesi çatışmaya başladı. Onlarda otomatik/yarı otomatik silahları vardı, makineli tüfekleri çok iyiydi. Bütün gece bu çatışma sürdü. Göğüs göğse çarpıştık o gece. Onların amacı birliklerimiz buluşmasın diye bizi geçip Gönyeli’ye arkadan girerek alayı bertaraf etmek ve Lefkoşa’dan Girne yolunu kesmekti. Ön taraftan da Yunan alayı Gönyeli’ye saldırmıştı. Biz onları görmedik, sadece telsizlerden duyum alırdık.

“Türk askerini görünce öyle rahatladık ki”

Neticede öyle devam ederken bir de baktık ki yanımıza Türk askeri paraşütçüler geldi. Bir rahatladık ki onları görünce… Ellerinde otomatik silahlar… G3 silahları… O zamanlar G3 çok iyi bir silahtı…Atış gücümüz çoğaldı. Onların rütbeleri hiç yoktu; kim komutan, kim er biz anlamazdık ama onlar komutanlarını bilirdi. Paraşütçülerin komutanı, ‘Şu andan itibaren emir komuta bende, hepiniz emrimdesiniz’ dedi. Paraşütçü Hava İndirme Tugayı’nı yanımıza yerleştirdi, ‘Hazırlanın, sabahtan taarruza geçiyoruz. Önce Mücahit mevziini alacağız, sonra taarruz Digomo (Dikmen) köyünü alacağız’ dedi. Sabaha doğru taarruz ettik ve bizim mevzileri ele geçirdik. Rumlar tekrar Dikmen’e çekildi. Karşıda bir Durdura mevzii vardı. 24 saat atış yapardı. Silahı su ile soğuturlardı, su gelir silahın içinden geçerdi, hiç ısınmazdı. Cephanesi de çok. Durmaz, kafa kaldıramazsın o silahtan… Sürünerek yardımcımla beraber ön tepeye geçtim, aldım nişangaha; attım roket atara; yardımcıma, ‘Roketatara isabet eder etmez bakma, tekerlenerek yan taraftaki tepeye geç’ dedim. Tamam, dedi. Ben tekerlenerek giderken, o da kalktı koşturarak gelir, aynı anda havan mermisi 40-50 tane geldi. Kaç tane geldiğini de bilemezsin. Çünkü havan mermisi gelirken ıslık atar, ondan başka bir şey duymazdık…

“Mermiler arkadaşımı parça parça etti”

O mermiler arkadaşımı parça parça etti, parçaları üstüme vurdu. Arkadaşım şehit oldu… Uzandım, bir mermi daha aldım; devam ettim tekerlenerek, yan taraftaki tepeye geçtim. Mermiyi koydum, bağladım. İlk attığım mermi mazgal deliğinin altına vurdu. Hiç etkilemedi çünkü toprak mevzii idi. Aldım tam nişana bu defa, tam mazgal deliğine oturttum; sonra o silah durdu. Sonrasında komutan taarruz emri verdi. Bu arada birkaç arkadaşımızı daha kaybettik bu çatışmaların içinde. Omzumdaki roketatarı yere koydum, o sırada lav silahını aldım, belimde de tabanca… İki tane el bombası vardı, onları kullandık. Lav silahıyla koşturmaya başladım “ileriye doğru… Artık taarruz emri geldi, herkes taarruz etmeye başladı. O anda bir gürültü duydum. Fırlattı beni öyle yan tarafa… Kalkıp silkindim, ‘galiba vurulmadım’ dedim. Yere bastım, ayağım dışa doğru döndü; ayağımdan vurulduğumu anladım… Çökerken, göğsümde bir sıcaklık hissettim.

“Ağır yaralıydım, yaşama şansım çok azdı”

Mermi göğsümden girdi, arkadan çıktı. Düştüm, o anda da vurulduğumu hissetmedim ama sigara yanığı gibi bir yanık hissettim göğsümde. Nefes alırım, arkamdan hava çıkar. Meğer mermi girmiş, ciğerleri parçalayıp çıkmış. Bez bağlamaya çalıştım, arkadaşlardan biri yanıma gelip bağladı. Beni sürükleye sürükleye geri aldılar. Arabaya koydular, o zamanki Kızılay Hastanesi’ne götürdüler. Ağır yaralıydım, yaşama şansım çok azdı. Ayağımı kesmek istediler, kesmek için alet diğer hastanedeydi. Göğsümde de ağır yara olduğu için ayağıma pansuman yapıp beni helikopterle Türkiye’ye yolladılar. Helikopterler o zaman gelir; asker bırakıp yaralı alırdı. Helikopterle gittiğimiz sırada Beşparmak Dağları’nın üzerinden geçerken helikoptere atış yaptılar, helikopter delik deşik oldu ama pilotla yardımcısının hiç umurunda bile olmadı, devam ettiler.

“Pakistan’ın dostumuz olduğunu o gün anladım”

Mersin’de ormanlık bir alana geldik, yukarıdan hiç alan olduğu belli değildi. Hiç unutmam orada helikopter indiğinde ben yatarken gözlerimle sağa sola bakardım, bir hayli Pakistan askeri gördüm. Tam teçhizatlılardı; silahlarıyla, her şeyleriyle… Komutan, ‘Onlar Pakistan askeridir, sıkışırsak onlar da gidecek’ dedi. Pakistan’ın dost bir ülke olduğunu o gün çok iyi anladım. Sonrasında beni Mersin Sosyal Sigortalar Hastanesi’ne götürdüler. Bir ameliyat da orada geçirdim göğsümden, ayağıma hiç dokunmadılar. Bir hafta sonra bana dediler ki, ‘Durumun iyi değil, seni Adana Askeri Hastanesi’ne sevk ediyoruz.’ Aldılar götürdüler beni… Oraya gittiğim gibi bir ameliyat daha oldum. İki gün kaldım o hastanede, oradan Ankara’ya sevk edildim.

“Derviş Komutan çok cesur bir komutandı”

Uçağa beni koydular. Halil de oradaymış (KIBRIS’a konuşan bir diğer malul gazimiz)… Ne o beni hatırlar ne ben onu… Sadece başka bir komutanımız vardı, o da oradaydı, yaralıydı. İkimiz de onu hatırlıyoruz, o şekilde anladık aynı uçakta olduğumuzu… Komutanımız Derviş Delikurt’tu, taburumuzun Harekât Subayı idi. Nurlar içinde yatsın, çok cesur bir komutandı… Neticede uçakla Ankara’ya sevk ettiler. Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne… Orada 1 sene 3 ay tedavi gördüm, 7 ameliyat orada oldum. Ayağımı bakıma alıp kurtardılar. Oradan Bursa Askeri Hastanesi’ne sevk ettiler beni. Orada da askeri kaplıcalar vardı hastane olarak. Orada iki ay fizik tedavi gördüm.

“Gazi mücahidin oğlu oldu”

Ben Ankara’da hastanede yatarken komutanın biri bana Halkın Sesi Gazetesi getirdi. O gazetede benim fotoğrafım… Altında da yazar: ‘Gazi mücahidin oğlu oldu…’ Oğlumun doğum haberini hastane komutanı bana o gazeteyle müjdeledi. İnsan tabii ki duygulanıyor… Çocuğun oldu, görmedin; 1 yaşında oldu, görmedin…Neticede Bursa’da tedavim bittikten sonra ambulansa koyup Ankara’ya gönderdiler. Çıkış belgelerimizi verip bizi Mersin’e yolladılar. Feribotla Mağusa’ya çıktık. Benim ailem Lefkoşa’da… Çatışmalar devam eder, Lefkoşa’ya gelmem lazım ama koltuk değnekleriyle yürüyorum… İnzibat komutanı bana, ‘Seni bu akşam Mağusa’da hastanede misafir ediyoruz. Yarın sabah bir yolunu bulup seni Lefkoşa’ya yollayacağız’ dedi. ‘Olamaz öyle şey’ dedim, ‘Ben bu akşam Lefkoşa’ya gideceğim…’ Bir hayli de para vardı üzerimde. O zaman Ankara’da Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde yatarken bütün bakanlar, başbakan, kurum- kuruluşlar gelip para verirdi.

“Babam, ‘Eve giremezsin’ dedi”

Biz Türk lirasının değerini bilmezdik çünkü Kıbrıs parası kullanırdık, çekmecem tamamıyla Türk lirası doluydu. Ne kadar olduğunu da bilmezdim… Dedim ‘Bir taksici isterim, beni Lefkoşa’ya götürsün…’ Bana, ‘kimse seni götürmez’ dediler. Taksicilerin yanına gittim, ne kadar istediklerini sordum; ‘Götüremem, tehlikeli’ dediler. Söyledikleri paranın beş katını verdim. Aldı parayı, Girne Dağyolu’ndan getirdi beni Lefkoşa’ya. Annemin evine indim, evde kimse yok… konu komşu gördü bizi, koşturarak gelip sarıldılar. O dönem öncesinde yeni evli olduğum için kirada otururdum. Komşular bana, ‘Senin geleceğini bilirler de günü ve saatini bilmezler diye senin evinde beklerler’ dedi. Koltuk değnekleriyle evime gittim, bir de baktım ki bütün ailem orada… Ailemi, eşimi, çocuğumu göreceğim için heyecanlıyım. Babam da polisti, kesti önümü, ‘İçeri giremezsin’ dedi. Nedenini sordum, ‘Bir koyun aldım, keseceğim, ondan sonra gireceksin’ dedi. Bekledik, kesti koyunu, kanını alnıma sürdükten sonra ‘Gir, çocuğunla kucaklaş…’ dedi… Kavuşmamız da böyle oldu…

“Parolamız ‘Ya Taksim ya ölüm’dü; biz taksimi sağladık”

Benim gençliğe bir önerim var: Biz gençliğimizi yaşamadık. Ben 20 yaşında evlendim, ne diskotek bilirdik ne de başka bir şey… Vatan savunmasına hizmet etmek için yaratılmıştık sanki… O eğitimi aldık zaten. Şimdiki gençlik lüks içinde yaşar. Torunlarımız, çocuklarımız 18 yaşına girdiğinde altlarına arabayı çekeriz. Evleneceklerinde evlerini de alırız. Biz sıkıntılar yaşadık… O gençliğe söyleyeceğim bir çift sözüm vardır: Biz her zaman, ‘Biz çektik, onlar çekmesin’ deriz. Ancak unutulmaması gereken bir şey vardır: Kıbrıs Türkü var olma mücadelesi verdi. Dünya kadar şehit verdik, kan akıttık. Dünya kadar yaralımız vardır. Bu mücadelelerden geçtik. Parolamız vardı bizim: ‘Ya Taksim, Ya Ölüm’… Biz taksimi sağladık. Hedefimize ulaştık. Ancak Rum tarafının hedefi ENOSİS’ti. Yani Kıbrıs’ın tamamını Yunanistan’a bağlamak. Onlar hala daha hem kiliselerde, hem okullarda çocukları ENOSİS tutkusuyla büyütmektedirler. Hedeflerine ulaşamadılar. Onun için gençliğimizin uyanık olması gerekir. Benim gençliğe söyleyeceğim söz şudur: ‘Uyanık olun…’”

Özgüvenel: Bütün bölge ateş çemberiydi

Bir diğer Malul Gazi Halil Özgüvenel de, 20 Temmuz’u ve o dönemde yaşadıklarını KIBRIS muhabirine aktardı. Özgüvenel, o günleri şu sözlerle anlattı:

“Ben 1968 sonu terhis oldum. Sivil hayata dönerek çalışmaya başlamıştım. 15 Temmuz geldiğinde tekrar göreve çağrıldık. Ben 77. bölükte görevdeydim. Bu bölük de Atleks Sanverler’i geçtiğinde, Sosyal Sigortalar’ın olduğu bölgedir. 19 Temmuz gecesi de orada nöbetteydik. Bölük komutanımız Mehmet Ali Bey, ‘Bu sabah çıkartma olacak’ dedi. Benim mevziime bir A4 silahı verdi. Saat 12’den sonra göreve başladık. Sabah saat 5’e yakın açıklık hep gözükürdü. İki uçağın geldiğini gördüm, Boğaz üzerinden Hamitköy’e doğru geçti gitti. Bu uçaklar keşif uçağıydı. Onlar gittikten bir yarım saat sonra güneş doğarken paraşüt birlikleri Gönyeli, Boğaz ve Hamitköy arasına indi. Lefkoşa’da hiç çatışma yoktu o sırada. Paraşüt birlikleri indikten sonra tahminen 8 buçuk civarlarında bizim bölgemizde ilk atış yapıldı. Bir anda bütün bölge karşılıklı ateş çemberi oldu. Benim olduğum mevzii tam Kızılbaş Kilisesi’nin dört yolunu tutardı. Oradan epey çatışmamız oldu. Ondan sonra üç taraflı uçaksavarlarla dönmeye başladılar; atılan mermilerin hepsi domdom kurşunu. O kadar bir mermi atıldı ki kum torbalarının hepsi boşaldı. Yukarıdaki koruyucu direkler bile düştü, her şeyi biçtiler.

“3 kişi, saat 12’ye kadar atış yaptık”

Yerden bir diz boyu beton dökülüydü, o betonun içine kedi gibi sindiğimiz için hayatta kalabildik. Mazgal deliğini de kapattık. Bizim A4 bir kum yığınının içinde kaldı; çalışmıyordu. Oradan su deposu vardı, damın üstündeki delikten oraya çıkardık. Karargâha o şekilde inebildik. A4 temizleme ister… Aşağıda karargâhta biri yok, herkes mevzide… Komutan geldi, ‘Halil, Sigortalar’ın olduğu yerde, Atleks’in karşısında sıkışma var. Ne olduğunu bilmiyoruz’ dedi. İki kişiyi verdi bana, ama Ruma mesafe kısa. Geçiş yerlerinde hep darbe atışı var. Yata kalka vardık. Vardığımız nokta 77. bölüğün son noktası. Orada 55. bölük başlar. Bugünkü TC Yardım Heyeti’nin olduğu bina o zaman Polis Okulu’ydu. Oraya gittiğimizde yaşlı bir adam gördük, boylu poslu. Ne olduğunu sorduk. ‘Bu gördüğünüz sıralı 4-5 evlerdekilerin hepsi kaçtı’ dedi. Ahmet Raşit’in evi vardı, gittik; kapılar açık. İçeri gireceğiz, biri yok. Yata kalka girdik içeri. Yukarı doğru yürüdüm, basamağı çıktım. Sahanlık vardı orada, baktım; bir A4 orada durur. Bir üzerinde, bir yanında mermi vardı. Bizim elimizde bir piyade, bir titan. Başka bir şey yok. Sevindik bulduk diye, çalışır mı diye baktık, çalışıyordu. Diğer evlere gittik, 5-6 evde kimseyi bulamadık. Üç kişi saat 11 buçuk 12’ye kadar A4 ile atış yaptık. Sonradan oranın düştüğünü duyduk.

“Gözümden kurşun yedim”

Rum bize çok yüklendi. Aramızdaki mesafe 50 metre yoktu. Hep dürbünlü ile atış yaparlardı, nokta atış. En ufak bir delikten bile geçiriyorlardı bu nokta atışı ile. Bir yerden 5-6 mermi atıyorlardı. O kadar bir darbe atışı yaparlardı ki, inanılmaz. Yangın bombası atarlardı çok. Attıkları yangın bombası TC Heyeti ile Raşit’in evinin ara yerinde ayağımın üstüne düştü, bir attı diğer tarafa, bir attı öbür tarafa… Yarım saatin içinde hepsi yandı kül oldu. Çok zor bir ortamdı, adam yoktu… A4 ile elde atmaktan ellerim yandı. Gelen yok, giden yok, soran yok… Çünkü biz 77’nin hududundan çıktık, tuttuğumuz 55’in oradaki bölgeydi. Öğlene kadar orayı üç kişi olarak koruduk. Çok mazgal deliklerini kapattık. Çünkü yer vardı 30-40 metreye düşerdi. Nokta atışı yaparlardı. Karşındaki mevziiyi de, nereden attıklarını da bilmiyorsun. Yeşil Hat’ın tam yolu da oradan geçiyor, boyumuz kadar da otlar vardı. Görünmüyordu nereden attıkları… Sonrasında ben kapattığımız tehlikeli yerleri neden açarsınız, diye soracak oldum. Sonrasında kurşunu yedim. Kurşun, gözümün içinden girdi, kulağımın arkasından çıktı. Tahta kapının kasasını da deldi başımdan çıkan mermi; gördüm. Ben çöktüm, düştüm yere… Bir de baktım ki etrafımda kimse yok… Diğer tarafa geçtim, sekiye kendim oturdum. İnsanlar alışık değil, şok oldular…

“1 hafta komada yattım”

İlk Yardımcı rahmetlik Necat Bey vardı, bir arabacıyla geldi, bindik arabaya. Gittiğimiz yolların aralarında boşluklar vardı. ‘Süratli sür, bizi vurabilirler’ dedim. Nitekim ikinci geçeceğimiz yerde arabanın arka kısmına üç-dört mermi tuttu. Beni Kızılay’a götürdüler, oraya gittiğimde bütün vücudum yanıyordu. İğne yaptılar, serum verdiler. Belli bir süre sonra diğer hastaneye gittik. Göz doktoru, kulak-burun doktoru… Onlara, ‘Gözümden giren mermi kulağımın arkasından çıktı’ dedim. Ameliyatta bayıldım, ondan sonra bir şey bilmem… Bu, 20 Temmuz’da olmuştu. Sonrasında 29 Temmuz’da kendime gelebildim. 1 hafta komada yattım, hiçbir şey bilmem o yüzden… Arkadaşlar her ne kadar, ‘Bizimle konuştun’ dese de hiçbir şey hatırlamıyorum…

“Uçakta 25 mermi varken kapatır devam ederdik”

Yavuz Çıkartma Plajı’na gittik, yaralıları götürmek için gemiler vardı. Bir Ertuğrul Gemisi kalmıştı, çok büyüktü. Toplanan yaralılar yaklaşık bine yaklaşmıştı. Gemi gece hareket etti. Çok sıcaktı. Sabah şafak sökerken Taşucu Askeri Limanı’na vardık. Tam gemiden çıkarken Pakistan’dan gelen doktorlar 500 kişilik Sahra Hastanesi kurmuştu. Bir sürü doktor… ‘Senin durumun hafiftir, buraya yatıralım. Senin durumun ortadır, ambulansla Mersin’e, senin durumun ağır, Adana Numune’ye’… Bana sıra geldi, Adana Numune’ye gönderildim. Orada çok imkân olmamasından dolayı bana müdahale yapılamadı. Ondan sonra ‘Sizi Ankara’ya sevk edeceğiz’ dediler. Yaşar arkadaşımın da söylediği gibi komutanımız rahmetli Derviş Delikurt sedyede yatıyordu, durumu çok ağırdı. Toroslar’ı dolaşarak 4 buçuk saatte gittik. Bazen hava boşluğuna denk gelir, 100 metre aşağı inerdik. Kaptan pilot, ‘Korkmayın, bu uçakta 25 tane mermi yarası varken kapatır gider, paraşüt atardık’ derdi. Sonrasında sağ salim Ankara’ya vardık. Sonra göz kliniğine gittim. Profesör Fikret Mutlu’ydu doktor, hiç unutmuyorum.

“Mermi, beyin merkezimin 2 milim yanından geçti”

Beni film odasına indirip 20-25 tane film çektiler. Bana, ‘Sen Allah’ın sevgili kulusun. Beyin merkezinin 2 milim yanından geçmiş mermi’ dediler. Ameliyat olmam gereken zamanda olamadığım için gözüm iltihaplanma yapmıştı. Bu şekilde de ameliyata alamadılar ve 1 aya yakın iltihap tedavisi yaptıktan sonra ameliyata aldılar. Ameliyat çok uzun sürdü çünkü çok ağır bir ameliyattı. Gülhane Hastanesi’nde tüm bakımlarımız dört dörtlük yapıldı. Yanımda Erol isminde bir komando yatıyordu, Beşparmak Dağları’nda havan mermisi yemişti. Mermi, alnının bir yanından girip diğer yanından çıkmıştı. Gözün arka damarlarının hepsini kesmişti. Hemşireler her gün cımbızla parça çıkarırdı. Tam dibimde yatıyordu.

“Çok dramlar yaşadık”

Bir gün sabah 6’da hemşireler gelip beni uyandırdı, onu uyandırmaya çalıştılar ama o uyanmadı. Meğerse hemşirelerin verdiği antibiyotiklerin hepsini saklamış, birden hepsini içmiş ve intihar etmiş. Onun ardından göz kliniğine başka yaralılar da geldi, gelenlere Alayköy çarpışmalarında tankın içine el bombası atmışlar. O arkadaştan bütün gün cımbızla parça çıkarırlardı. Felaket zamanlardı, çok dramlar yaşadık…Gülhane’de 3 aya yakın kaldıktan sonra gözüm artık yoktu, protez gerekiyordu. Türkiye’de yok… Bant ile kapatmışlardı. İstanbul, Ankara; hiçbir yerde yok. Sevk hazırlandı, Mersin’e geldik. Sonrasında Mağusa’ya getirdiler, tedavimiz burada da yoktu. Barış Gücü’nün Avusturyalı doktorları vardı. Rum tarafından bir günde protez göz getirdi bana, para istemedi, kendisi taktı. Gerçek protez göz yapılması için ya İngiltere ya İsrail, ya da Rusya’ya gitmek gerekirdi. Tedaviler için çok sıkıntılı günler yaşadım. Aldığım arsa vardı, arabam vardı; hepsini sattım. İngiltere’ye gitmek için bankaya koydum, Kıbrıs parasıydı. Bir gün sabah kalktık, çarpı 36’dan oldu para; gene kaldık. Kıbrıs parasına el koydular, bizim para yarı yarıya düştü. Sonrasında kestim bileti, gittim. Orada arkadaşları buldum. O arkadaşların yardımıyla iki üç ay orada kaldım. Orada gerçek protez gözü taktılar bana. O yaptıkları gözü 30 sene kullandım.

“Bugünün gençleri hiç şikâyet etmesin”

Bugünün gençleri hiç şikâyet etmesin. O zamanki bizim yaşadığımız imkansızlıklarla, parasızlıklarla senelerce mücahitlik yaptık. Ayda 10 şilin, 1 buçuk lira ayda… 1964’te Adatepe’deydim, bir aylığına takviye gittik, üç ay kaldık. Sonra Kralkızı… Sonra Kulaklıtepe… Bugünkü gençlik yemede, içmede, gezmede… Yaşadığı ortama, bulunduğu mevkiye, bolluğa yüz defa, bin defa şükretmeleri lazım. Hayata başlamadan araba, ev… Daha ne isterler? Şikâyet edecek ne var? Bir kısım da var, gerçekten imkansızdır… Onlar da yurt dışına gitmeye çabalar. Çünkü iş bulamaz, nereye gitse dışlanır… Bu şekilde birçok gencimiz de yurt dışına gitti; gerçek budur…”

Erçağ: İnsanlarımızı diri diri gömdüler

20 Temmuz Mutlu Barış Harekâtı gazilerinden Doğan Erçağ da o dönemde yaşadıklarını KIBRIS muhabirine anlattı. Erçağ, Mutlu Barış Harekâtı’na gelinme sürecine de tarihsel açıdan değinerek açıklamalarını şu sözlerle yaptı:

“Ben Mutlu Barış Harekatı’na gelmeden önce biraz gerilere gitmek istiyorum. O günlere nasıl gelindiğini ve bu harekatın gerekçelerinin nasıl oluştuğunu kendi çerçevem boyutunda anlatmaya çalışacağım. 1955’te EOKA’cı Rumların kurdukları EOKA Teşkilatı ve 1955 yılından itibaren yaptıkları örgüt faaliyetleri, 1963 yılında 1955 EOKA örgütünü kurarken ana planları olan Akritas Planı’nı uygulamak için kurulmuş bir örgüttü. Ve bu planın ana çerçevesi Megali İdea dediğimiz Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanma hayaliydi. Bu hedeflerine ulaşana kadar da silahlandılar ve 1963 yılında Kanlı Noel olarak adlandırdığımız 21 Aralık Noel Haftaları dolayısıyla bunu kana dönüştürme isteğiyle birçok yerde katliam yaparak Akritas Planı’nı başlatmış oldular. 1963 yılında 1960 anlaşmaları ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıslı Türkleri devletten dışlayarak kurdukları örgüt çerçevesinde yüzlerce köyümüzü yerlerinden ederek ve birçok katliam yaparak, insanlarımızı birçok köyde diri diri toprağa gömerek, birçok şehit vererek biz 1963 yılının Kanlı Noel haftasına girmiş olduk.

“Rum’un iç savaşıyla adada huzur kalmamıştı”

1963 yılından sonra da 1974 yılına kadar tamamen kapalı bölgeler içerisinde her şeyde yoksun, ambargo ve baskılarla, katliam ve sıkıntılarla izole edilmiş bir toplum olarak yaşarken, Kıbrıs Türk toplumu da kendi müdafaasını sağlamak için kendi örgütlenmelerini yapmaya başlamıştır. Bu örgütlenmede ben ve benim gibi 15 yaşını doldurmuş gençler okul tahsiline devam ederken bir taraftan gönüllü mücahitlik yapıyor ve gelecek olan saldırıya karşı savunmayı öğreniyordu. İç içe geçmiş okul hayatı ile mücahitlik hayatı içerisinde bazen okulda öğretmenimize komutanım diyorduk, bazen de askeri birliğimizde komutanımıza ‘öğretmenim’ diyorduk. Derken 1974 yılına giriyoruz. Karşımıza Yunanistan’da bir askeri cunta idaresi oluşuyor. Bu idarenin oluşmasıyla birlikte Kıbrıs’taki Rumlar bundan güç ve destek alarak kendi liderleri olan Makarios’a 15 Temmuz 1974 günü iç savaş başlatarak darbe yapmaya çalışıyorlar ve o darbede Makarios’u öldürmek için kendi aralarında bir iç savaş başlatıyorlar, birbirlerini büyük bir katliamla öldürüyorlar. Yani Rum tarafındaki Rumların kendi aralarındaki iç savaş meselesiyle Kıbrıs içerisindeki huzur bozuluyor, hiçbir güvence kalmıyor.

“Mutlu Barış Harekâtı ile barışı gördük”

Adadaki düzen, insanlara hiçbir yaşama hakkı tanınmayacak şekle geliyor. Dolayısıyla hem Yunanistan’daki cunta yönetiminin, hem Kıbrıs Rum Yönetimi’nin iç savaşı neticesinde buranın tamamen iç ve idari düzeninin, daha da önemlisi barışının ortadan kalkması, 1974’te, 1960 anlaşmaları çerçevesinde anavatanımız, kendisine tanınan ‘garantörlük hakkı’ ile Barış Harekâtı’nı başlatıyor. Mutlu Barış Harekâtı’nın amacı, burada bozulan düzenin ve ortadan kalkan barışın tekrardan yeşertilip yaşatılmasıdır. Bu harekatta buraya gelen birliklerimiz barış amacıyla geldi ve o zamanın merhum Başbakanı Bülent Ecevit, ‘Ben buraya sadece Türklerin huzuru, güvenliği ve barışı için gelmedim, aynı zamanda Kıbrıslı Rumların da huzuru için geldim’ demişti. Bu mesajla buraya geliyor ve anavatanımız bunu ilan ediyor. Ve tabii ki Rumlar, barışla gelen güzelliği karşı koyuş ve saldırıyla, daha önce 1963’te yaptıkları kanlı saldırılarının aynısını Akritas Planı’nın devamı hayalini ortaya koymak için saldırıya geçiyorlar. 20 Temmuz 1974’te Birinci Barış Harekâtı, 14 Ağustos 1974’te de İkinci Barış Harekâtı gerçekleşiyor. Bu harekâtın, hem Yunanistan’ın cuntadan kurtulmasını hem Rum tarafının kendi iç barışının sağlandığını, hem de bizim özgürlüğümüzün, bugünkü hatlarımızın huzur ve barışının sağlandığını bu Mutlu Barış Harekatı’yla görmüş oluyoruz.

“Gazilik unvanımı şerefle taşıyorum”

Ben 1963 savaşlarında 10 yaşlarında bir delikanlıydım. Kanlı Noel savaşlarında da Rumlara karşı savunmaya çalışan rahmetlik babamın da yanında cephanecisi, av tüfeğinin fişekçisi idim ve ona fişekleriyle yardım etmeye çalışırdım. O cesaretimle ve o savaş savunma özgüvenimle birlikte 74 Barış Harekatı’nda da Lefkoşa Surlariçi’nde Lokmacı Barikatı ve Çetinkaya Burçları dediğimiz sınır boylarında savaşmaya ve orada ülkemi savunmaya çalıştım. Savaş esnasında bizim bulunduğumuz bölge meskun bir bölge olduğu için hem sokak çatışmalarında omuz omza savaştığımız kardeşlerimizin şehitliğini gördük, hem de kendim de yaralanarak bugünkü ‘1974 Barış Harekâtı Gazilik’ unvanına layık görüldüm ve bu unvanı şerefle taşımaya çalışıyorum.

“ ‘Bir şeyler olacak’ heyecanımız vardı”

Sınır boyunda görev yaptığımız dönemde, Rumlar, ‘Ne bekliyorsunuz? Anavatanınız gelmeyecek’ diyorlardı. Hatta, bizim türkümüzü de alıp, ‘Bekledim de gelmedin’ diyerek alay etmeleri ve bizi kışkırtmaya çalışmaları bizi çok üzüyordu. Bu beni en çok etkileyen olaylardan biridir. O dönemlerde hepimiz mevzilerimizde alarm durumundaydık çünkü hem Rum tarafında savaş var hem de artık ‘Ne olacaksa olsun’ diye bir son noktayı koyabilecek bir beklentimiz var. Hem her taraftan sıkıştırılmış hem yokluk içindeyiz hem de bütün özgürlüğümüz elimizden alınmış, her türlü cephane ve gıda yoksunluğu içerisinde bir patlama noktasında beklediğimiz anda, 18-19 Temmuz’da bir hareketlilik hissetmiştik ama adını koyamamıştık. ‘Bir şeyler olacak’ diye bir tatlı heyecanımız vardı.

“Sevinçle, ağlayarak komutanımıza sarıldık”

Derken, 19 Temmuz akşamüzeri komutanımız belli noktalardaki sorumlu arkadaşları toplayarak, ‘Rumların her zaman bizimle alay ettiği, ‘Bekledim de gelmedin’ şarkısı var ya, o bekledikleri gece bu gece…” dedi. O anda bir sevinçle ağlayarak koşup komutanımıza sarıldık, ‘Nasıl komutanım, geliyorlar mı?’ diye sorduk. ‘Evet, anavatanımız sabah geliyor ve her yerden çıkartma yapıyor. Mevzilerinize dönün, bütün arkadaşlarınızı uyandırın. Herkes tam teçhizatlı bir şekilde çıkartmayı beklesin’ dedi. Aynı zamanda komutanımız bu bilgiyi güneş ağarıncaya kadar arkadaşlarımıza bile söylemememiz konusunda bizleri uyarmıştı. ‘Güneş ağarınca zaten uçak ve silah seslerini duyacaksınız, o zaman zaten alarmda olan arkadaşlarınıza müjdeyi verebilirsiniz’ dedi.

“Helalleşelim, 15 dakika sonra çıkartma başlıyor”

Arkadaşlarımıza söyleyelim mi, söylemeyelim mi konusunda o kadar heyecan yaşıyorsunuz ki, ‘Bu bilgiyi biriyle paylaşmam gerek. Bu duygu, paylaşılmayacak bir duygu değil’ diye düşünüyorsunuz. Ama bir taraftan da emir var. Sonunda güneş ağardı, ağaracak; komutan mevziiye geldi ve ‘Helalleşelim, 15 dakika sonra çıkartma başlıyor’ dedi. Orada da çok büyük bir coşku yaşadık ve harekât başlamış oldu. Benim için o günlerden çıkarılması gereken en büyük ders; ‘O günlerdeki birliğin bizi bugünlere getirmesi’ olur. O günlerdeki birlik ve beraberliğin yanındaki mücadele dayanışması ve sevgisi bizi bugünlere getirdi. Her türlü yokluğa rağmen çok şükür olsun, bizi bugünlere gelebilmişsek, bundan sonraki gençlerimizin de her türlü sıkıntı ve problemlere rağmen hepsini birlik ve beraberlikle aşması gerekiyor.

“Kimimiz Yavru vatan, kimimiz Anavatan…”

Bu ülkede geçmişte yaşananların bir daha yaşanmamasını istiyorsak hem sağduyulu hem birlik, dayanışma ve bütünlük içerisinde güzel düşünüp birbirimizi severek yaşamalıyız. Bütünlüğü ve birliği ancak sevgi ve barış sağlar. Dolayısıyla birbirimizi sevelim. Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım. Sevelim, sevilelim; bu dünya kimseye kalmaz. Gelin birlik olalım. Birbirimizi sevelim, ülkemizi sevelim, ülkemizi yüceltelim. Biz birlik olursak, birbirimizi, ülkemizi seversek, ülkemiz için her türlü fedakarlığı göze alabilirsek, bundan sonra kimse bizi yıkamaz. Geriye de asla döndüremez. Hem anavatanımızla hem kendi içimizdeki birliğimizi gösterme adına küçük bir mısraya da yer vermek istiyorum:

Ne çıkar aramızda deniz varsa,

Kimimiz gelirkene diyoruz, kimimiz gelirkana

Hepimiz aynı sudan, aynı kandan, aynı topraktan

Kimimiz yavru vatan, kimimiz anavatan…”

Fotoğraflar/Umut Ekin ŞAHİN

Kaynak: Kıbrıs Gazetesi