Prof. Dr. Nilüfer Galip, “Doğru tanı, doğru tedavi, sabır ve umut bir araya geldiğinde çocukların iyileşme gücü gerçekten çok yüksektir.” dedi.
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları – Çocuk alerji ve immünoloji alanında yıllardır binlerce çocuğun hayatına dokunan Prof. Dr. Nilüfer Galip ile çocuklarda alerjik hastalıkları, astımı, ailelerin yaşadığı kaygıları ve doğru tedavinin önemini konuştuk. Ancak bu söyleşi yalnızca bir uzman röportajı değil… Aynı zamanda bu röportaj bir annenin korkularının, bir çocuğun iyileşme yolculuğunun ve bir hekimin mesleğine kattığı güvenin de hikâyesi. Çünkü bu röportajda konuşulanların önemli bir kısmını biz yıllar önce birlikte yaşadık.
Pınar SAVUN
Bu röportajı hazırlarken kendi hikâyemizi özellikle paylaşmak istedim. Çünkü biliyorum ki bugün bizim yıllar önce yaşadıklarımızı yaşayan çok sayıda anne ve baba var.
Oğlum Doruk’un çocukluğu yüksek ateşler, alerjik ataklar ve astım nedeniyle hastanelerde geçti. Belki altı, belki yedi kez yurt dışına gitmek için bavullarımızı hazırladık. Tam havaalanına çıkacağımız sırada ateşi yükseldi, nefesi sıkıştı ya da hırıltısı başladı. Valizleri hastanede açtık.
Böyle bir durumda insanın bütün planları, bütün hayalleri bir anda yıkılıyor. Çocuğunuzda ilk kez böyle bir tabloyla karşılaşıyorsanız, dünyanın sadece sizin başınıza yıkıldığını zannediyorsunuz.
Biz bunu defalarca yaşadık.
Bir yılbaşı gecesi hâlâ hafızamda çok canlıdır. İki yıl başını hastanede geçirdikten sonra, o yıl “Artık hiçbir yere gitmeyelim, yeni yılı evimizde karşılayalım.” dedik. Sofra kuruldu, yemekler hazırlandı. Tam kutlama yapacağız derken Doruk yine fenalaştı. Hastaneye koştuk. Bir hafta hastanede kaldık, ilk üç gün eve bile uğrayamadık. Yeni yıl için hazırlanan yemekler masada kaldı.
O günlerde insan ister istemez “Neden bizim başımıza geliyor, bu yaşananlar hiç geçmeyecek mi?” diye düşünerek çaresizliğe kapılıyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda ise şunu görüyorum: Bunları yaşayan yalnız biz değilmişiz.
Doruk’un bebeklik ve erken çocukluk döneminin önemli bir bölümü hastanede geçti.
Doruk’un geceleri nefes almakta zorlandığı ve bir anne olarak çaresizlikle mücadele ettiğim günlerde yollarımız Prof. Dr. Nilüfer Galip ile kesişti. Çok zor yıllardı. Doktorumuz, kimi zaman korkuyla, kimi zaman umutla, kimi zaman da sabaha kadar süren bekleyişlerimizde en büyük şansımız oldu.
Yıllar içerisinde Nilüfer Doktor ile güçlü bir bağ kurduk. Nilüfer sadece Doruk’un doktoru değildi. Gözlerimdeki endişeyi anlayan, umutsuzluğa kapıldığım anlarda beni sakinleştiren, her soruma sabırla yanıt veren ve en önemlisi yalnız olmadığımı hissettiren bir yol arkadaşıydı.
Bir anne için çocuğunun nefes alamadığını görmek dünyanın en zor duygularından biridir. Ben o duyguyu defalarca yaşadım. Ama aynı zamanda telefonun diğer ucunda her zaman ulaşabildiğim, saat kaç olursa olsun dönüş yapan, bilgi ve tecrübesinin yanı sıra şefkatini de esirgemeyen bir hekimin varlığını da yaşadım.
Bugün yıllar sonra onunla bir yandan bu röportajı gerçekleştirirken bir yandan da geçmişe dönüp bakıyoruz. Hastane odalarını, korkuları, umutları ve sonunda gelen güzel günleri konuşuyoruz.
Karşımda artık sağlıklı, güçlü ve genç bir delikanlı olan Doruk’u görmek; yıllar önceki mücadelemizin en önemli tanıklarından biri olan Nilüfer’le aynı masada oturmak benim için tarifsiz bir mutluluk.
Bu röportaj, yalnızca bir hekimle yapılan söyleşi değil; bir çocuğun büyüme hikâyesinin, bir annenin kaygılarının ve bir doktorun mesleğine kattığı insanlığın da hikâyesi…
Bu hikâyeyi okuyan her anne ve babanın şunu bilmesini isterim:
Yalnız değilsiniz. Umudunuzu kaybetmeyin. Bu zorlu günler geçiyor.
Merit Diamond Otelin muhteşem bahçesinde, yıllar önce yaşanan tüm olumsuzlukları geride bırakmanın verdiği huzurla yaptığımız bu deneyim ve bilgi dolu, umut veren röportajı birlikte okuyalım.

Pınar Savun: Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: 1982 Gazimağusa doğumluyum, ilk, orta ve lise eğitimimi Kıbrıs’ta Mağusa’da tamamladım. Daha sonra çok isteyerek kazandığım Tıp Fakültesi eğitimi için Türkiye’ye gittim. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanlığı eğitiminin ardından 2010 yılında Kıbrıs’a döndüm.
2011 yılından itibaren Yakın Doğu Üniversitesi’nde çalışmaya başladım. Yaklaşık yedi yıl Lefkoşa YDÜ’de çalıştıktan sonra, 2017 yılından itibaren Girne Dr. Suat Günsel Üniversite Hastanesinde akademik kariyerime devam ettim. Yakın Doğu Üniversitesi’nde çalıştığım 2011-2017 yılları arasında Çocuk Alerji-İmmünoloji Bölümünde Prof. Dr. Nerin Bahçeciler ile birlikte Çocuk Alerjisi ve İmmünoloji alanında görev yaptım. 2015 yılında Doçent, 2022 yılında Profesörlüğe yükseldim. Girne Üniversitesi Tıp Fakültesinde çalıştığım 2017-2025 yılları arasında hekimlik yanında Tıp Fakültesi Koordinatörü olarak görev yaptım.
1 Ekim 2025 itibarıyla kurumsal görevimden ayrılarak Girne’de açtığım kendi özel kliniğim olan Medexperts Healthcare’da hasta kabul etmeye başladım. Halen Girne Üniversitesi Tıp Fakültesinde ders vermeyi sürdürüyorum.
Pınar Savun: Çocuk alerjisi ve immünoloji alanını seçmenizde sizi etkileyen özel bir hikâye ya da neden var mıydı?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Aslında evet, vardı diyebilirim. Ben 2010 yılında adaya döndüğümde burada kalmayı planlamıyordum. Kendisi de doktor olan eşim o dönemde askerlik görevini yapıyordu ve askerliği tamamlandıktan sonra birlikte yeniden Türkiye’ye ya da yurt dışına gitmeyi düşünüyorduk.
Ancak o süreçte Yakın Doğu Üniversitesi’ni ziyaret ettiğim sırada, dönemin başhekimi sevgili Dr. Sevim Erkmen’in bana “Pediatriye çık bir hocalarla tanış” sözü üzerine yukarıya çıktığımda, odaların birinde Hacettepe Çocuk Enfeksiyondan Prof. Dr. Ateş Kara, diğerinde sonrasında yedi yıl birlikte çalışma fırsatı bulduğum Marmara Üniversitesinden Prof. Dr. Nerin Bahçeciler Önder Hocam vardı. Şaşırmıştım ve içimden burda gerçekten bir üniversite var dediğimi hatırlıyorum. O gün Pediatriye çıkmam ve orada Nerin Hoca’yı bulmam aslında benim için bir dönüm noktası oldu. Nerin hocanın “Bana cv bırak” sözü ile adada kalma kararım, Yakın Doğu Üniversitesi’nde çalışmaya başlamam ve çocuk alerjisi ile immünoloji alanına yönelmem, hepsi bu süreçte şekillendi.
Pınar Savun: Özellikle alerji ve astım konusunda son 20 yılda yaşanan en büyük değişim sizce ne oldu?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Bu alanda gerçekten çok büyük ilerlemeler ve gelişmeler yaşandı. Özellikle alerjen immünoterapisi dediğimiz tedavi yöntemi bunların başında geliyor. “Tedavi edici” derken şunu kastediyorum; bugün kullandığımız pek çok ilaç semptomatiktir. Yani hasta ilacı kullandığı sürece şikâyetleri kontrol altında olur, ancak ilaç bırakıldığında belirtiler yeniden ortaya çıkar.
Oysa alerjen immünoterapisi, hastalığın doğal seyrini değiştirebilen, ilerlemesini durdurabilen, ilaç ihtiyacını önemli ölçüde azaltan ve bazı hastalarda kalıcı düzelme, yani kür sağlayabilen bir tedavi yöntemidir.
Bu tedaviler her geçen gün daha da gelişiyor. Daha fazla hastaya uygulanabilir hâle geliyor. Geçmişte, uygulama sırasında en çok korktuğumuz anafilaksi riski artık yeni nesil preparatlarda belirgin şekilde azaldı. Böylece tedaviler hem çok daha güvenli hem de daha geniş hasta gruplarına uygulanabilir hâle geldi. Diğer yandan bu tedavi eskiden sadece enjeksiyon yoluyla uygulanabilirken, önce dil altı sprey formları sonrasında da tablet formları çıktı.
Bir diğer büyük yenilik ise biyolojik ajanlar dediğimiz, romatizmal hastalıklar ve kanserdekine benzer şekilde alerjik hastalık mekanizmasını oluşturan bağışıklık sistemi reaksiyonlarını temelinden durdurmayı hedef alan ilaç tedavileri. Son yıllardaki gelişmelerin gerçekten yüz güldürücü ve umut verici olduğunu söyleyebiliriz.

Pınar Savun: Ailelerin çocuklarında en sık gözden kaçırdığı alerji belirtileri nelerdir?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Aslında bebeklik dönemindeki alerjik belirtiler aileler tarafından daha kolay fark ediliyor. Besin alerjileri, atopik egzama ya da diğer cilt bulguları konusunda ailelerin farkındalığı oldukça yüksek.
Ancak çocuk büyüdükçe ortaya çıkan öksürük ve solunum yolu belirtileri çoğu zaman gözden kaçabiliyor. Özellikle virüs enfeksiyonlarıyla tetiklenen ya da enfeksiyonlara bağlanan öksürüklerin altında astım olabileceği her zaman düşünülmüyor.
Gördüğüm kadarıyla en sık gözden kaçan tablo, ciddi nefes darlığı olmadan yalnızca uzun süren öksürükle seyreden öksürük varyant astım dediğimiz grup. Bu çocuklar çoğu zaman sadece sık enfeksiyon geçiriyor gibi değerlendirilirken, aslında altta yatan neden astım olabiliyor.
“Alerjik hastalıklar tüm dünyada artıyor”
Pınar Savun: Son yıllarda çocuklarda alerji vakalarının arttığını düşünüyor musunuz? Bunun nedenleri neler olabilir?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Evet. Son yıllarda çocuklarda alerjik hastalıkların sıklığı giderek artıyor. Bu yalnızca ülkemize özgü bir durum değil; tüm dünyanın ortak gerçeği.
Bunun en önemli nedenlerinden biri kırsal yaşamdan şehir yaşamına geçiştir. Yaşam biçimimiz değiştikçe çevresel faktörler de önemli ölçüde değişiyor.
“Hijyen hipotezi” olarak adlandırdığımız görüşe göre, yaşamın özellikle ilk yılında çocukların mikroorganizmalarla doğal şekilde karşılaşması bağışıklık sisteminin sağlıklı gelişimi açısından büyük önem taşıyor. Ancak yaşam koşulları fazla steril hâle geldikçe bağışıklık sistemi alerjik hastalıklara yatkın bir yönde gelişebiliyor.
Bir diğer önemli neden ise çevre kirliliğidir. Bunun yanında küresel ısınma nedeniyle polenlere, küf mantarlarına ve diğer alerjenlere maruz kalma süreleri ve yoğunluğu da artıyor. Mevsimlerin değişmesiyle birlikte alerjen yükü de yükseliyor.
Ayrıca hava kirliliği, kimyasal maddeler, çeşitli çevresel maruziyetler, hormonlar ve bazı ilaçlar da etkili olabiliyor.
Son yıllarda üzerinde durulan “epitel bariyer hipotezi” de bu artışı açıklayan görüşlerden biridir. Buna göre maruz kaldığımız çevresel kirleticiler ve kimyasal maddeler, vücudun doğal bariyerlerini bozarak bağışıklık sistemini alerjik yanıt oluşturmaya yönlendirebiliyor.

“Uzun süren öksürük astım işareti olabilir”
Pınar Savun: Hangi belirtileri gören aileler çocuklarını mutlaka bir çocuk alerji uzmanına götürmelidir?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Bebeklik döneminde görülen atopik egzama, herhangi bir gıdanın tüketilmesinden sonra gelişen kızarıklık, kabarıklık, kaşıntı, kusma, ani başlayan öksürük, hırıltı ve nefes darlığı mutlaka değerlendirilmelidir.
Daha büyük çocuklarda genizde kaşıntı, dilde şişme, anjiyoödem dediğimiz dudaklarda ve göz kapaklarında şişlik gibi bulgular da önemlidir.
Bunun yanında hırıltılı solunum, sık buhar tedavisi ihtiyacı, gece öksürükleri, enfeksiyonlarla birlikte tekrarlayan solunum şikâyetleri, burun kaşıntısı, sık hapşırma, burun akıntısı, gözlerde sulanma, kaşıntı ve kızarıklık gibi belirtiler de alerjik hastalıkların habercisi olabilir.
Alerji tek bir organı ilgilendiren bir hastalık değildir. Bu nedenle alerjik hastalıkların belirtilerini tek tek saymak oldukça güçtür. Vücudun pek çok sistemini etkileyebildiği için ailelerin şüphe duydukları durumlarda mutlaka uzmanına başvurması gerekir.
“Alerjide genetiğin güçlü bir rolü var”
Pınar Savun: Alerjide genetiğin rolü ne kadar önemli?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Oldukça önemli. Alerjik hastalıkların gelişiminde hem genetik hem de çevresel faktörler birlikte rol oynuyor. Ancak genetik yatkınlığın etkisi oldukça güçlü.
Ebeveynlerden birinde alerjik bir hastalık bulunması durumunda çocukta alerji görülme riski belirgin şekilde artıyor. Eğer her iki ebeveynde de alerjik hastalık varsa bu risk daha da yükseliyor. Dolayısıyla alerjik hastalıkların güçlü bir genetik yönü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Pınar Savun: Ek gıdaya geçiş döneminde, özellikle alerji yapma ihtimali yüksek olan gıdaların verilmesinde nasıl bir yol izlenmeli? Aileler bu konuda nelere dikkat etmeli?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Özellikle ailede alerji öyküsü bulunan çocuklarda, alerji yapma ihtimali yüksek olan gıdalar daha dikkatli verilmelidir.
Genellikle üç gün kuralı dediğimiz yöntemi öneriyoruz. Yani her yeni gıda tek başına başlanmalı ve birkaç gün boyunca gözlem yapıldıktan sonra yeni bir besine geçilmelidir. Böylece olası bir alerjik reaksiyonun hangi gıdaya bağlı olduğu daha kolay anlaşılabilir. Ama alerji belirtileri her zaman gıda alımından hemen sonra ortaya çıkmaz, Non-IgE aracılı dediğimiz büyük bir grup alerjik hastalıkta günler, haftalar hatta aylar sonra bile hastalık gelişimini görebiliyoruz.
Ancak burada önemli bir yanlış inanışa da değinmek gerekiyor. Genelde bir alerji şüphesi olduğunda ek gıdaya geçiş zamanlaması ötelenebiliyor. Oysa biliyoruz ki alerjik çocuklarda da ek gıdalara mümkün olduğunca zamanında başlanması öneriliyor. Ayrıca beslenmenin olabildiğince çeşitli olması, rengarenk tabaklar da önem taşıyor. Bu nedenle sırf alerji gelişmesinden korkularak ek gıdaların gereksiz yere geciktirilmesi doğru bir yaklaşım değildir.
Elbette her çocuğun durumu farklıdır. Bu nedenle herkese uygulanabilecek tek bir zamanlama vermek doğru olmaz. Ailelerin mutlaka çocuklarının doktoruna danışarak ilerlemesi gerekir. Bazı özel durumlarda ise belirli gıdaların başlanması ertelenebilir.
Pınar Savun: Astım tamamen geçebilir mi? En sık hangi yaşlarda başlar?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Astım her yaşta başlayabilir. Bebeklik döneminde de görülebilir, çocukluk çağında da başlayabilir, erişkinlik döneminde de ortaya çıkabilir.
Dolayısıyla astımın her yaşta ortaya çıkabilen bir hastalık olduğunu söyleyebiliriz.
“İnternette okuduğunuz bilgilere değil doktorunuza güvenin”
Pınar Savun: Annelerin internette okudukları bilgiler nedeniyle size en sık yönelttikleri yanlış inanışlar nelerdir? İnternet kullanımı ebeveynlerde ne gibi hatalara yol açıyor ve bizi nasıl zorluyor?”
Prof. Dr. Nilüfer Galip: İnternette çok ciddi bir bilgi kirliliği var. Biraz önce de söylediğim gibi, hiçbir doğru her hasta için geçerli değildir. Bu nedenle aileler internetten edindikleri bilgilerle kendi çocukları için uygun olmayan uygulamalar yapabiliyor, bazı belirtileri göz ardı edebiliyor ya da yanlış tedavilere yönelebiliyor.
Bu konuda daha önce yaptığımız bir çalışmada, özellikle bir yaş altındaki bebeklerin ebeveynlerinin internete başvurma oranlarının çok yüksek olduğunu saptamıştık. Bu oran özellikle egzamalı bebeklerde daha da artıyordu. Çocuğun yaşı büyüdükçe internetten bilgi arama oranı da azalıyordu.
Bugün buna bir de yapay zekâ araçları eklendi. ChatGPT ve benzeri sistemler artık neredeyse her an kullanılıyor. Ancak sağlık konusunda bunların tek başına kullanılmasını kesinlikle önermiyoruz. Çünkü sağlık çok boyutlu bir alan. Siz yapay zekaya soruyu sorarken önemsiz olduğunu düşündüğünüz küçücük bir ayrıntıyı belirtmezseniz, verilen yanıt tamamen farklı olabilir. Üstelik bunun yanlış olduğunu fark etme şansınız da yoktur.
Bu nedenle yalnızca alerji konusunda değil, sağlıkla ilgili her konuda mutlaka doktorunuza danışmanız gerekir.

“Sağlık yalnızca ilaç, tetkik ve tedaviden ibaret değildir”
Pınar Savun: Yıllar önce düzenlediğim Anne-Çocuk Kampı’nda gönüllü olarak yer almıştınız. Bunun için bir kez daha teşekkür etmek isterim. O kampta özellikle astımlı çocuklarda yoga ve nefes egzersizlerinin etkilerine ilişkin araştırmalarınızı bizimle paylaşmıştınız. Bugün bu konuda neler söylemek istersiniz? Tıbbi tedavi ile yaşam tarzı uygulamalarının birbirini desteklediğini düşünüyor musunuz?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Kesinlikle düşünüyorum. Sağlıklı yaşam yaklaşımı, son yıllarda daha çok bütüncül tıp anlayışı içerisinde değerlendiriliyor. Artık bunları birbirinden bağımsız değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak görüyoruz.
Yoga ve nefes egzersizlerinin özellikle astım üzerindeki etkileri konusu bana yıllar önce ulusal kongre de bir konuşma olarak verilmişti. O dönem bu konuşmaya hazırlanırken konuyu inceleyen çok sayıda bilimsel çalışma bulunduğunu hatta bu çalışmaların sonuçlarını bir araya getiren meta-analizler yayınlandığını görmüştüm.
O kampta da ailelere bu çalışmalardan söz etmiştim. Bugün de aynı noktadayım. Sağlığın bir bütün olduğunu unutmamamız gerekiyor. Sağlığı yalnızca ilaç, tetkik ve tedaviden ibaret görmemeliyiz. Diğer yandan bilimsel kanıtı olmayan hiçbir yöntemden de medet ummamalıyız.
Sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, yoga, nefes egzersizleri, kaliteli uyku gibi sağlıklı yaşam alışkanlıklarının tamamı tedavinin bir parçası. Bunların hepsi birlikte değerlendirildiğinde hem hastalıkların kontrolünde hem de yaşam kalitesinin artırılmasında önemli katkılar sağlıyor.
Pınar Savun: Pek çok kişi çocuk hekimliğinin en zor yanının çocukların derdini anlatamaması olduğunu söyler. Siz de böyle düşünüyor musunuz?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Aslında hayır. Biz çocuk hekimleri için durum öyle değil.
Biz çocukların gözünden, bakışından, davranışından çok şey okuyabiliyoruz. Hatta kendi aramızda “Gözünün ferinden anlıyoruz” deriz. Çocuğun iyi mi kötü mü olduğunu çoğu zaman genel durumuna bakarak anlayabilirsiniz. Elbette bu deneyimle gelişen bir beceri. Eğitimimizin de önemli bir parçasıdır.
Çocuk bize derdini kelimelerle anlatmasa da vücudu anlatır. Bu yüzden biz onu “derdini anlatamayan hasta” olarak görmeyiz.
“Çocuklar iyileşmeyi gerçekten ister”
Pınar Savun: Çocuk hastalarını erişkin hastalardan ayıran en önemli fark sizce nedir?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Çocuklar çok daha objektiftir ve “iyileşmede” hekimin en büyük yardımcısıdır.
Erişkinlerde psikolojik durum, stres, yaşam deneyimleri ve duygular hastalık belirtilerini etkileyebilir. Aynı ağrı, aynı şikâyet kişiden kişiye çok farklı anlatılabilir.
Çocukta ise durum çok nettir. Hastaysa hastadır, iyileştiyse de bunu bütün davranışlarıyla gösterir. Gözleri parlar, oyun oynamaya başlar, hareketlenir, iştahı düzelir. İyileştiğini size her hâliyle anlatır.
Bir başka önemli fark da çocukların iyileşmeyi gerçekten istemesidir. Çocuklar ilk fırsatta yeniden oyun oynamak, koşmak, hayatlarına devam etmek isterler. Bu yüzden tedaviye verdikleri yanıt çoğu zaman çok hızlı ve olumludur.
Pınar Savun: Sizce iyi bir çocuk hekimini diğerlerinden ayıran en önemli özellik nedir?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Empati ve Vicdan.
En önemlisi de çocuğu kendi çocuğunuz gibi görebilmek. Sonuçta tedavide kullandığımız ilaçların çoğu tamamen masum değil, kar-zarar dengesini doğru kurabilmek, gereksiz ilaç vermemek, aileyi doğru bilgilendirmek bunlar hekimlik sanatı dediğimiz şeyin en önemli parçaları. Empati ve vicdan olmadan doğru hekimlik mümkün değil.
Bizim ülkemizde çocuk hekimliğinde ulaşılabilir olmak da çok önemli. Aile, ihtiyaç duyduğunda doktoruna ulaşabileceğini bilmeli. Güven ilişkisi böyle kuruluyor.
Pınar Savun: Son olarak eklemek istediğiniz, özellikle vurgulamak istediğiniz bir mesaj var mı?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Sağlık bir bütündür. Doğru tanı, doğru tedavi, sabır ve umut bir araya geldiğinde çocukların iyileşme gücü gerçekten çok yüksektir.
Bu nedenle ailelerin umutsuzluğa kapılmamasını, doktorlarıyla güçlü bir güven ilişkisi kurmalarını ve çocukların iyileşme potansiyeline inanmalarını isterim.
**

“Yalnız değilsiniz… Bu günler geçiyor”
Pınar Savun: Bu röportajı hazırlarken kişisel bir anımı da paylaşmak istedim. Çünkü biliyorum ki bugün benim yaşadıklarımı yaşayan çok sayıda anne ve baba var.
Oğlum Doruk’u ilk kez, yıllar önce doktorumuz Prof. Dr. Nerin Bahçeciler Önder’in odasında görmüştün. O yıllar Doruk henüz üç yaşındaydı. Neredeyse her hafta astım ataklarıyla 40 dereceyi bulan ateşlerle hastaneye koşuyorduk. Gecelerimiz uykusuz, günlerimiz endişeyle geçiyordu. Tatil planlarımız hastanelerde son buluyor, yılbaşlarını bile hastanede geçirmek zorunda kalıyorduk.
Bir anne olarak en çok da “Neden benim çocuğum ve bu süreç ne zaman geçecek?” sorusunu kendime soruyordum.
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Doruk’u elbette hatırlıyorum ama en çok seni hatırlıyorum Pınarcım. Çünkü sizlerle tanıştığım dönemde ben de ilk çocuğuma hamileydim. Annelik duygusunu henüz yaşamamıştım.
Seni bazen her hafta, bazen 15 günde bir, genellikle hep hafta sonları ya da tatil günleri yüksek ateşle gelen Doruk’un yanında dimdik durmaya çalışırken, diğer yandan içten içe çok endişeli, bitkin, zaman hep aynı döngüyle ilerledikçe yorgun ve tükenmiş görüyordum. O zaman anneliğin ne kadar zor olabileceğini ve ne kadar büyük bir fedakârlık olduğunu sizleri izleyerek görüyordum.
Bir çocuk sürekli hastalandığında anne babalar “Neden benim çocuğum?” diye düşünüyor. Oysa aynı mücadeleyi veren çok aile var. 2-5 yaş arası dönem birçok aile için zor olabiliyor. Ama sonrasında zaman ilerliyor, çocuklar büyüyor, bağışıklık sistemi de büyüyor elbette. Hastalıklar kontrol altına alınıyor. Anne de yeniden hayata dönüyor.
Benim en çok vermek istediğim mesaj şu: Bu süreçte umudunuzu kaybetmeyin, geçecek…
Pınar Savun: Doruk bademcik ameliyatından çıktıktan sonra bana söylediğiniz bir cümleyi hiç unutmadım.
“Hadi Doruk’a bir dondurma alalım.”
O günden sonra ateşleri kesildi. Birkaç yıl içinde astımı da tamamen kontrol altına girdi. O günlerde bunun hiç bitmeyeceğini sanıyordum. Sürekli kullandığı ilaçlar, kortizon tedavileri, hastaneler… Hepsi sanki hayatımızın değişmez bir parçasıydı. Bugün geriye baktığımda görüyorum ki gerçekten geçiyormuş.
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Bazen sadece çocukları değil, ebeveynleri de tedavi ediyoruz.
Hatta çoğu zaman yüksek kaygı düzeyine sahip anne ve babalara destek olmak, çocuğun hastalığını tedavi etmek kadar önemli oluyor. Çünkü ebeveynin psikolojik durumu, çocuğun hastalığının seyrini de etkileyebiliyor.
Bu güven ilişkisi zamanla kuruluyor. Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var:
Mutlu bir anne, mutlu bir çocuk yetiştirir.
Çocukların kronik hastalıklarıyla mücadele etmek dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir. Bu nedenle sadece çocuğun değil, anne ve babanın da desteğe ihtiyacı vardır.
Bugün Doruk sağlıklı bir genç. İşte bu yüzden bütün anne ve babalara bir kez daha söylemek istiyorum:
Yalnız değilsiniz. Bu süreç sonsuza kadar sürmüyor. Doğru tanı, doğru tedavi ve sabırla çocuklar büyüyor, iyileşiyor ve hayat yeniden normale dönüyor.
“Umudunuzu kaybetmeyin”
Pınar Savun: Bugün Doruk’un sağlıklı, mutlu, başarılı bir genç olduğunu görmek size ne hissettiriyor?
Prof. Dr. Nilüfer Galip: Anlatılamaz bir mutluluk ve huzur… Çünkü biz hekimler çocuklarla çoğunlukla hastalık dönemlerinde karşılaşıyoruz. Onları hep ateşli, öksüren, nefes almakta zorlanan hâlleriyle görüyoruz. Sonra yıllar geçiyor ve bir gün karşınıza sağlıklı, mutlu bir genç olarak çıkıyorlar. İşte o anın verdiği duyguyu tarif etmek gerçekten çok zor.
Pınar Savun: Doruk, sana da birkaç soru sormak istiyorum. Küçükken sık sık hastaneye gittiğin günlerden aklında en çok ne kaldı?
Doruk İsmet Esendağlı: Hastanenin kapıları… O büyük kapılardan geçmekten hiç hoşlanmazdım. Çok rahatsız olurdum. O kapıları geçtikten sonra doktora ulaşacağımı bildiğim için geçmek istemezdim. Bir de hastanede yatarken gözüme giren ışıklar beni çok rahatsız ederdi.
Pınar Savun: Bugün geriye dönüp baktığında, senin gibi hastalıklarla mücadele eden çocuklara ne söylemek istersin?
Doruk İsmet Esendağlı: Geçecek… Gerçekten geçecek. Sabırlı olsunlar ve iyi bir doktora güvensinler.
Pınar Savun: Ben de anne olarak bir şey söylemek istiyorum. O günlerde bana sorsanız, bunun hiç bitmeyeceğini düşünürdüm. Sürekli hastaneler, ilaçlar, yüksek ateşler, uykusuz geceler… İnsan bunun sonsuza kadar süreceğini zannediyor.
Ama geçiyor.
Bir de şu anda bizim yaşadıklarımızı yaşayanlara ışık olması için unutamadığım bende derin bir iz bırakan bir anımı paylaşmak istiyorum.
Yine bir yolculuk öncesiydi. Antalya’ya gidecektik. Bavullar hazırdı. Yine Doruk’un ateşi yükselmişti. Ben seyahati iptal etmeye kararlıydım.
O günlerde yanımızda doktorumuz Prof. Dr. Nerin Bahçeciler Önder vardı.
Hiç unutmadığım bir cümle söyledi:
“Gideceksiniz.”
Ben şaşkınlıkla, “Ya ateşi düşmezse?” diye sordum.
Nerin Doktorumuz, “Orada doktor arkadaşlarım var. Gerekirse onları ararım. Ama bu korkunun hayatınızı yönetmesine izin vermeyeceğiz.” dedi.
Gerçekten gittik.
Ve o tatilde Doruk’un ateşi bir daha hiç çıkmadı.
Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki o gün sadece oğlum değil, ben de iyileşmeye başlamıştım. Çünkü kronik hastalıklarla mücadele eden ailelerin en büyük yükü, hastalığın kendisi kadar korkularıdır. Bu hikâyede Prof. Dr. Nerin Bahçeciler Önder’in de çok özel bir yeri var. Doruk’un tanı ve takip sürecinde yalnızca hekimliğiyle değil, ailemize verdiği güvenle de bize yol gösterdi. Ona da müteşekkiriz.
Son söz olarak şunu eklemek istiyorum. Belki de buna benzer süreçleri yaşarken en önemlisi, yalnız olmadığınızı bilmek. Keşke o günlerde aynı süreçlerden geçmiş, çocuğu sağlıklı büyümüş ailelerle bir araya gelebilseydik. Çünkü bazen bir hekimin verdiği bilgi kadar, aynı yolu yürümüş bir annenin “Biz yaşadık ve atlattık.” demesi de insana büyük güç veriyor.