Birleşmiş Milletler yeni bir diplomatik süreç oluşturmanın peşinde, temsilciler mekik diplomasisi yürütüyor, taraflar yeniden aynı bilindik masaya davet ediliyor...
Ancak kimsenin cevap vermediği temel bir soru var:
Silahlanan bir taraf gerçekten çözüm ister mi?
Bugün Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin attığı adımlara baktığımızda karşımıza çıkan tablo, barış hazırlığı değil, askeri hazırlıktır…
ABD ile savunma ilişkileri her geçen gün derinleşiyor...
İsrail ile ortak tatbikatlar yapılıyor...
Fransa ile imzalanan askeri anlaşmalar sayesinde adadaki askeri varlık daha da güçleniyor...
Doğu Akdeniz'de kurulan yeni güvenlik ekseninin merkezine Güney Kıbrıs yerleştirilmeye çalışılıyor...
Bunun yanında Kıbrıslı Türklere yönelik mülkiyet davaları üzerinden yürütülen siyasi baskılar da hız kesmeden devam ediyor…
…
Peki bütün bunlar olurken Birleşmiş Milletler ne yapıyor?
Yıllardır aynı reçeteyi önümüze koyuyor…
Federasyon…
…
Oysa sahadaki gerçeklik artık bu ezberi çoktan geçersiz kılmış durumda…
Tam da böyle bir dönemde Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler'in, "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin KKTC'deki askeri hazırlık durumu titizlikle güncellenmektedir" açıklaması son derece önemli bir mesajdır…
Bu açıklama herhangi bir tehdit dili değildir...
Bu açıklama, değişen güvenlik ortamının doğru okunmasının doğal sonucudur…
Türkiye, garantör ülke olarak yalnızca bugünü değil, yarını da hesaplamak zorundadır...
Çünkü Doğu Akdeniz artık sadece Kıbrıs meselesinin konuşulduğu bir coğrafya değildir…
Enerji rekabetinin, küresel güç mücadelesinin ve askeri hesaplaşmaların merkezlerinden biri haline gelmiştir…
Böylesine hassas bir denklemde Rum tarafı askeri kapasitesini sürekli artırırken, Türk tarafının hiçbir hazırlık yapmaması zaten düşünülemez…
Asıl üzerinde durulması gereken konu ise şudur:
Rum yönetimi gerçekten ortak bir devlet kurmak isteseydi, bütün enerjisini askeri ittifaklara mı harcardı?
Ortak yaşam hedefleyen bir anlayış, silahlanmayı değil güven artırıcı önlemleri öncelemez miydi?
İşte bu soruların cevabı bile federasyon tezinin neden artık gerçekçi olmadığını ortaya koyuyor…
Bugün adada iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi, iki ayrı devlet ve elli yılı aşkın süredir devam eden fiili bir gerçeklik vardır…
Bu gerçeği yok sayarak kurulacak her müzakere masası, daha ilk oturumunda gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacaktır…
Kıbrıs'ta çözüm artık romantik söylemlerle değil, mevcut siyasi ve jeopolitik gerçeklerle şekillenmek zorundadır…
Gerçek olan ise şudur:
Silahlanan, yabancı askeri güçlerle iş birliğini genişleten ve Kıbrıs Türkünü her alanda baskı altına almaya çalışan bir Rum yönetimiyle federasyon ortaklığı kurmak mümkün değildir…
Adada kalıcı barışın yolu, iki halkın egemen eşitliğini kabul eden iki devletli çözüm modelinden geçmektedir…
Gerçekleri değiştirmeden çözüm üretmek mümkün değildir…
Önce gerçek kabul edilir, sonra çözüm inşa edilir…
Kıbrıs'ta artık kabul edilmesi gereken gerçek de budur…